Haksız icra takibinde kötü niyet tazminatı Yayın Tarihi: 4 Ağustos 2026 | Yazan: Av. Çağrı Ayboğa (Ankara Barosu, Sicil No: 34507)
Haksız icra takibinde kötü niyet tazminatı, hakkında haksız takip başlatılan borçlunun uğradığı zararın karşılanması için takip alacaklısı aleyhine hükmedilen ve takip konusu alacağın yüzde 20’sinden az olamayan tazminattır. İİK madde 170/3 uyarınca kambiyo senedindeki imzaya itirazın kabulü halinde, takibi kötü niyetle veya ağır kusurla başlatan alacaklı bu tazminata ve ayrıca alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkum edilir. Yargıtay’a göre takibin haksız çıkması tek başına yeterli değildir; alacaklının kötü niyetinin veya ağır kusurunun ayrıca ispatlanması gerekir. Menfi tespit davasında da İİK 72 uyarınca haksız ve kötü niyetli takip nedeniyle yüzde 20’den az olmamak üzere tazminata hükmedilebilir.
Bir sabah bankadan gelen hesap blokesi mesajıyla, hiç imzalamadığınız bir bononun icra takibine konu edildiğini öğrendiğinizi düşünün. Hukuk, bu tabloyu yalnızca takibin iptaliyle geçiştirmez; kötü niyetle veya ağır kusurla elindeki senedi icraya koyan alacaklıya tazminat ve para cezası yaptırımı bağlar. Bu rehberde; kötü niyet tazminatının şartlarını, oranlarını, icra inkar tazminatından farkını ve Yargıtay’ın ağır kusur ölçütlerini, 13 emsal kararla birlikte inceliyoruz.

İçindekiler
Kötü Niyet Tazminatı Nedir? (İİK m.170)
Kötü niyet tazminatı, haksız icra takibinin borçlu üzerinde yarattığı zararı götürü biçimde karşılayan, alacağın yüzde 20’sinden az olamayan yaptırımdır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu madde 170/3’e göre; kambiyo senetlerine özgü takipte imzaya itiraz eden borçlunun itirazı kabul edilirse ve takip alacaklısının kötü niyetli veya ağır kusurlu olduğu anlaşılırsa, icra mahkemesi alacaklıyı takip konusu alacağın yüzde 20’sinden aşağı olmamak üzere tazminata ve alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. Tazminat borçluya, para cezası Hazineye ödenir.
Şartları: Haksızlık Yetmez, Kötü Niyet veya Ağır Kusur Aranır
Tazminat Türleri Karşılaştırma Tablosu
| Tazminat | Dayanak | Koşul | Oran |
|---|---|---|---|
| Kötü niyet tazminatı | İİK m.170/3 | Kambiyo takibinde imzaya itirazın kabulü + alacaklının kötü niyeti veya ağır kusuru | Alacağın en az yüzde 20’si; ayrıca yüzde 10 para cezası |
| Menfi tespit tazminatı | İİK m.72 | Borçlunun açtığı menfi tespit davasının kabulü + takibin haksız ve kötü niyetli olması | Yüzde 20’den az olmamak üzere tazminat |
| İcra inkar tazminatı | İİK m.67 | İtirazın iptali davasında haksız çıkma; borçlu lehine hükmedilmesi için takibin ayrıca haksız ve kötü niyetli olması | Yüzde 20’den az olmamak üzere |
| Genel hükümlere göre tazminat | TBK haksız fiil | Götürü tazminatı aşan gerçek zararın (itibar kaybı, ticari zarar) ispatı | İspatlanan gerçek zarar tutarı |
Yargıtay’ın Ağır Kusur Ölçütleri
Yargıtay, ağır kusuru basiretli bir kişiden beklenen asgari özenin gösterilmemesi olarak tanımlar ve her dosyada somut ilişkiye bakar. İçtihatlarda öne çıkan ölçütler şunlardır: alacaklının senedin lehtarı olması tek başına ağır kusur karinesi oluşturmaz; taraflar arasında süregelen ticari ilişkinin bulunması ve borçlunun önceki senetlerinin sorunsuz ödenmiş olması alacaklı lehine değerlendirilir; buna karşılık senedi devralırken imzayı kontrol etme imkanı varken etmeyen, düzenlenme koşullarını bilebilecek konumdaki alacaklının sorumluluğu doğar. İmzanın borçluya ait çıkmaması dahi alacaklıyı kendiliğinden tazminata mahkum etmez; kötü niyetin ayrıca ispatı gerekir. Bu ilkelerin tamamı aşağıdaki emsal kararlarda künyeleriyle yer almaktadır.
Usul: Talep, Görevli Mercii ve Kanun Yolu
Avukat’a Sor
Hakkınızda haksız icra takibi başlatıldıysa veya imzaya itiraz sürecinde tazminat talebinizi doğru kurgulamak istiyorsanız dosyanızı birlikte değerlendirelim.
Emsal Yargıtay Kararları
Aşağıdaki 13 karar; kötü niyet ve ağır kusurun ispatı, lehtar sıfatının etkisi, ticari ilişkinin değerlendirilmesi ve tazminat oranının gerekçelendirilmesi başta olmak üzere İİK m.170 uygulamasının çerçevesini çizen emsal içtihatlardır; her karar künyesiyle birlikte birebir verilmiştir.
Kötü Niyet Tazminatına Hükmedilebilmesi İçin Takibin Haksız Çıkması Yeterli Değildir; Alacaklının Kötü Niyeti veya Ağır Kusuru Somut Olarak İspat Edilmelidir
İİK’nın 170/5. maddesi uyarınca kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takipte imzaya itirazın kabul edilmesi, alacaklının otomatik olarak kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesini gerektirmez. Kanun koyucu, tazminat yaptırımını yalnızca haksız takibe değil, aynı zamanda alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu davranışına bağlamıştır. Bu nedenle mahkeme, imzanın borçluya ait olmadığını tespit ettikten sonra ayrıca alacaklının takip başlatırken kötü niyetli veya ağır kusurlu olup olmadığını somut olayın özelliklerine göre değerlendirmek zorundadır. Öğretide de bu husus, İİK m. 170’teki tazminatın kusursuz sorumluluk niteliğinde olmadığı şeklinde açıklanmaktadır.
Somut olayda alacaklı, kambiyo senedine dayanarak haciz yoluyla takip başlatmış; borçlu ise bonodaki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek İİK m. 170 kapsamında imzaya itiraz etmiştir. Bilirkişi incelemesi sonunda imzanın sahte olduğu belirlenmiş ve icra mahkemesi takibin durdurulmasına karar vermiştir. Bunun yanında mahkeme, imzanın sahte çıkmasını yeterli görerek alacaklı aleyhine kötü niyet tazminatına da hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, imzaya itirazın kabul edilmiş olmasının tek başına kötü niyet tazminatına hükmedilmesi için yeterli olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, İİK m. 170/5’te düzenlenen yaptırımın istisnai nitelikte olduğunu vurgulamıştır. Daireye göre alacaklının takipte haksız çıkması ile kötü niyetli veya ağır kusurlu olması aynı kavramlar değildir. İmzanın sahte olduğunun bilirkişi incelemesiyle ortaya çıkması, alacaklının bunu takip tarihinde bildiğini veya bilebilecek durumda olduğunu kendiliğinden göstermez. Bu nedenle mahkeme, alacaklının senedi hangi şekilde edindiğini, ticari ilişkiyi, senedin devrini, taraflar arasındaki bağlantıyı ve somut olayın bütün özelliklerini değerlendirerek ağır kusurun gerçekten oluşup oluşmadığını araştırmalıdır. Ağır kusur ispat edilmeden yalnızca imzanın aidiyetinin reddedilmesi nedeniyle tazminata hükmedilmesi doğru değildir.
Yargıtay ayrıca, İİK m. 170’te düzenlenen kötü niyet tazminatının cezalandırıcı nitelikte özel bir yaptırım olduğunu, bu nedenle dar yorumlanması gerektiğini belirtmektedir. Kanunda ayrıca “kötü niyet veya ağır kusur” şartının aranmış olması da kanun koyucunun haksız çıkan her alacaklıyı değil, ancak kusurlu davranışı bulunan alacaklıyı yaptırıma tabi tutmak istediğini göstermektedir. Bu nedenle mahkemeler, her somut olayda kusur unsurunu ayrıca tartışmalı ve kararlarında bunu gerekçelendirmelidir.
Bu karar, İİK m. 170 uygulamasında imzaya itirazın kabul edilmesi ile kötü niyet tazminatına hükmedilmesini birbirinden ayıran, ağır kusurun ayrıca araştırılması gerektiğini ortaya koyan temel ilke kararlarından biri olarak kabul edilmektedir. Öğretide de bu yaklaşımın, tazminat kurumunun amacına ve kusur sorumluluğu ilkesine uygun olduğu ifade edilmektedir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 21.06.2012 Tarih, 2012/3887 E., 2012/22081 K.
İİK m. 170 Kapsamında Ağır Kusur Değerlendirilirken Alacaklının Senedi İktisap Şekli ve Somut Olayın Özellikleri Dikkate Alınmalıdır
İİK’nın 170/5. maddesinde düzenlenen kötü niyet tazminatı ve para cezası, kambiyo senedine dayalı takibin haksız çıkmasının doğal sonucu değildir. Kanun koyucu, alacaklının yalnızca takipte başarısız olmasını yeterli görmemiş; ayrıca kötü niyetli veya ağır kusurlu davranmasını aramıştır. Bu nedenle ağır kusur değerlendirilirken yalnızca senetteki imzanın borçluya ait olmaması değil, alacaklının senedi hangi koşullarda iktisap ettiği, senet üzerindeki sahteciliği fark etmesinin objektif olarak beklenip beklenemeyeceği ve takip sırasında gerekli özeni gösterip göstermediği de araştırılmalıdır. Bu yaklaşım, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında benimsenmiş; öğretide de ağır kusurun her somut olay bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Somut olayda alacaklı, kambiyo senedine dayanarak haciz yoluyla takip başlatmış, borçlu ise imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek İİK m. 170 kapsamında imzaya itiraz etmiştir. Bilirkişi incelemesi sonunda imzanın borçlu eli ürünü olmadığı belirlenmiş ve mahkeme imzaya itirazı kabul etmiştir. Bunun yanında mahkeme, imzanın sahte çıkmasını esas alarak alacaklı hakkında kötü niyet tazminatına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, alacaklının senedi iyi niyetle iktisap ettiğini ileri sürdüğü hâllerde, yalnızca imzanın sahte çıkmasının ağır kusurun varlığını kabule yeterli olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, ağır kusurun objektif özen yükümlülüğünün ağır şekilde ihlal edilmesini ifade ettiğini belirtmiştir. Daireye göre mahkeme, alacaklının senedi kimden aldığı, ticari ilişkinin niteliği, senedin düzenlenme şekli, ciro silsilesi, taraflar arasındaki ilişki ve sahteciliğin dış görünüş itibarıyla fark edilip edilemeyeceği gibi bütün somut olay unsurlarını birlikte değerlendirmelidir. Alacaklının bu inceleme yapılmaksızın yalnızca imza incelemesinin sonucu esas alınarak tazminata mahkûm edilmesi İİK m. 170’in amacına uygun değildir. Çünkü kanun, kötü niyet veya ağır kusurun ayrıca ispatını aramaktadır.
Daire ayrıca, kambiyo senetlerinin tedavül kabiliyeti bulunan kıymetli evrak niteliğinde olduğunu; bu nedenle her hamilin grafolojik inceleme yaptırmasının beklenemeyeceğini de dolaylı olarak ortaya koymuştur. Bu sebeple ağır kusur değerlendirmesi yapılırken “basiretli kişi” ölçütü esas alınmalı, objektif özen yükümlülüğünün olağan sınırları aşılmadan sonuca gidilmelidir.
Karar, İİK m. 170 bakımından ağır kusurun otomatik olarak değil, somut olayın tüm özellikleri değerlendirilerek belirlenmesi gerektiğini ortaya koyan önemli ilke kararlarından biridir. Öğretide de bu yaklaşım, kusur sorumluluğunun temel ilkeleriyle uyumlu bulunmakta; mahkemelerin ağır kusuru gerekçeli biçimde ortaya koymaları gerektiği ifade edilmektedir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 06.12.2011 Tarih, 2011/11881 E., 2011/28457 K.
İİK m. 170 Kapsamında Kötü Niyet Tazminatına Hükmedilebilmesi İçin Alacaklının Kusuru Açık ve Kesin Delillerle Ortaya Konulmalıdır
İİK’nın 170/5. maddesi, imzaya itirazın kabul edilmesi hâlinde alacaklı aleyhine kötü niyet tazminatı ve para cezasına hükmedilebilmesini, alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu olmasına bağlamıştır. Bu nedenle tazminat yaptırımı, imzanın sahte olduğunun tespit edilmesinin doğal sonucu değildir. Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre, mahkeme öncelikle imzaya itirazın haklılığını belirlemeli; daha sonra ise alacaklının takip tarihinde sahteciliği bildiği veya objektif olarak bilebilecek durumda olduğu hususunu somut delillerle ortaya koymalıdır. Kusur unsurunun ispat edilemediği hâllerde kötü niyet tazminatına hükmedilemez. Bu yaklaşım, İİK m. 170’te düzenlenen yaptırımın istisnai niteliğinin doğal sonucudur. Öğretide de aynı görüş benimsenmekte; ağır kusurun varsayıma değil, somut olgulara dayanması gerektiği ifade edilmektedir.
Somut olayda alacaklı, kambiyo senedine dayanarak haciz yoluyla takip başlatmış; borçlu ise senet üzerindeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürmüştür. Yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda imzanın borçlu eli ürünü olmadığı belirlenmiş ve imzaya itiraz kabul edilmiştir. İlk derece mahkemesi, yalnızca bu tespitten hareketle alacaklının ağır kusurlu olduğu sonucuna ulaşarak kötü niyet tazminatına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, imzanın sahte olduğunun tespit edilmesinin tek başına ağır kusurun varlığını ispata yeterli olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, İİK m. 170 kapsamında uygulanacak tazminatın cezalandırıcı sonuç doğuran özel bir yaptırım olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle ağır kusurun varlığı, genel ifadelerle veya varsayımlarla kabul edilemez. Mahkeme; alacaklının senedi nasıl edindiğini, senedin düzenlenme sürecine dâhil olup olmadığını, taraflar arasındaki ticari ilişkiyi, ciro silsilesini, senet üzerindeki sahteciliğin ilk bakışta fark edilip edilemeyeceğini ve alacaklının objektif özen yükümlülüğünü ihlal edip etmediğini somut deliller ışığında değerlendirmelidir. Bu araştırma yapılmaksızın yalnızca bilirkişi raporuna dayanılarak ağır kusur sonucuna ulaşılması isabetli değildir.
Kararda ayrıca, kambiyo hukukunda güven ve tedavül ilkesinin korunmasının da önem taşıdığı belirtilmektedir. Her senedi devralan kişinin grafolojik inceleme yaptırmasının beklenemeyeceği açıktır. Bu nedenle ağır kusur değerlendirmesi yapılırken, makul ve basiretli bir kişinin aynı koşullarda nasıl davranacağı esas alınmalıdır. Ancak bu objektif ölçüt ihlal edilmişse İİK m. 170 kapsamında tazminata hükmedilebilir.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatının istisnai nitelikte olduğunu, ağır kusurun açık ve kesin delillerle ispat edilmesi gerektiğini ve yalnızca imzanın sahte çıkmasının tek başına yeterli olmadığını ortaya koyan önemli ilke kararlarından biridir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 22.09.2011 Tarih, 2011/5443 E., 2011/17073 K.
Kötü Niyet Tazminatı ve Para Cezasına Hükmedilebilmesi İçin Kötü Niyet veya Ağır Kusur Gerekçede Açıkça Gösterilmelidir
İİK’nın 170/5. maddesi uyarınca imzaya itirazın kabulü üzerine alacaklı aleyhine kötü niyet tazminatı ile para cezasına hükmedilebilmesi için, mahkemenin yalnızca takibin haksız olduğunu tespit etmesi yeterli değildir. Kanunda açıkça aranan “kötü niyet veya ağır kusur” unsurunun hangi somut olgulara dayanılarak gerçekleştiği de karar gerekçesinde ayrıntılı biçimde açıklanmalıdır. Aksi hâlde, yalnızca sonuca ulaşan soyut değerlendirmelerle tazminata hükmedilmesi hukuka uygun kabul edilemez. Öğretide de İİK m. 170 kapsamında uygulanan tazminatın istisnai nitelikte olduğu ve bu nedenle gerekçelendirme yükümlülüğünün daha da önem kazandığı ifade edilmektedir.
Somut olayda borçlu, kambiyo senedindeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek İİK m. 170 kapsamında imzaya itiraz etmiştir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda imzanın borçlu eli ürünü olmadığı tespit edilmiş; mahkeme imzaya itirazı kabul ederek takibi iptal etmiştir. Bunun yanında mahkeme, herhangi bir ayrıntılı değerlendirme yapmaksızın alacaklı hakkında kötü niyet tazminatı ve para cezasına da hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, mahkemenin ağır kusur veya kötü niyet unsurunu somut olay bakımından tartışmaksızın yalnızca imzanın sahte çıkmasına dayanarak tazminata karar verip veremeyeceği noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, İİK m. 170/5’te düzenlenen yaptırımın uygulanabilmesi için kusur unsurunun mutlaka somut olay çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Daireye göre mahkeme, alacaklının senedi hangi hukuki ilişkiye dayanarak iktisap ettiğini, senedin düzenlenmesine katılıp katılmadığını, sahteciliğin ilk bakışta anlaşılabilecek nitelikte olup olmadığını ve takip tarihinde alacaklıdan beklenen objektif özen yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediğini gerekçeli şekilde ortaya koymalıdır. Bu değerlendirmeler yapılmadan yalnızca bilirkişi raporuna dayanılarak kötü niyet veya ağır kusur sonucuna ulaşılması yeterli değildir.
Kararda ayrıca, İİK m. 170 kapsamında hükmedilen tazminatın klasik bir yargılama gideri veya vekâlet ücreti niteliğinde olmadığı; cezalandırıcı sonuç doğuran özel bir yaptırım olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle mahkemelerin gerekçe yükümlülüğü daha da ağırlaşmaktadır. Kusurun neden oluştuğu açıkça ortaya konulmadan verilen tazminat kararları denetime elverişli kabul edilemez.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatına hükmedilirken ağır kusurun soyut ifadelerle değil, somut olgular ve ayrıntılı gerekçeyle ortaya konulmasının zorunlu olduğunu gösteren önemli ilke kararlarından biridir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 31.05.2010 Tarih, 2009/26083 E., 2010/13682 K.
Alacaklının Kötü Niyetli veya Ağır Kusurlu Sayılabilmesi İçin Taraflar Arasında Hiçbir Temel Hukuki İlişkinin Bulunmaması Tek Başına Yeterli Değildir
İİK’nın 169/a ve 170. maddelerinde düzenlenen kötü niyet tazminatının uygulanmasında en önemli tartışmalardan biri, alacaklı ile borçlu arasındaki temel hukuki ilişkinin sonradan geçersiz olduğunun anlaşılması hâlinde alacaklının otomatik olarak kötü niyetli sayılıp sayılamayacağıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu konuda verdiği ilke kararlarında, temel ilişkinin varlığı ve alacaklının bu ilişkiye güvenerek takip başlatmış olmasının, kötü niyet veya ağır kusurun değerlendirilmesinde belirleyici olduğunu kabul etmiştir. Öğretide de HGK’nın bu yaklaşımı, İİK m. 170’te aranan kusur şartının dar yorumlanması gerektiğinin en önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Somut olayda borçlu, kambiyo senedine dayalı takipte borca itiraz etmiş; yapılan yargılama sonucunda takip dayanağı senedin hukuken geçerli bir borç ilişkisini ispatlamaya yeterli olmadığı anlaşılmıştır. İlk derece mahkemesi, davanın borçlu lehine sonuçlanmasını esas alarak alacaklının kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesine karar vermiştir.
Uyuşmazlık, takip dayanağı senedin geçersiz çıkmasının veya borcun ispat edilememesinin tek başına alacaklının kötü niyetli ya da ağır kusurlu olduğunu göstermeye yeterli olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Hukuk Genel Kurulu, alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu kabul edilebilmesi için yalnızca davayı kaybetmesinin yeterli olmadığını vurgulamıştır. Kurula göre taraflar arasında gerçek bir ticari veya hukuki ilişkinin bulunması, alacaklının bu ilişki kapsamında edimini yerine getirmiş olması ve alacağını mevcut kabul etmekte objektif olarak haklı nedenlerinin bulunması hâlinde artık kötü niyetten veya ağır kusurdan söz edilemez. Sonradan yapılan yargılama sonucunda takip haksız bulunsa bile, takip tarihinde mevcut bilgi ve belgelere göre alacağını var kabul eden alacaklı sırf davayı kaybettiği için İİK m. 170 kapsamında tazminata mahkûm edilemez.
Kurul ayrıca, İİK m. 170’teki kötü niyet tazminatının cezalandırıcı nitelikte istisnai bir yaptırım olduğunu, bu nedenle her başarısız takipte uygulanmasının kanunun amacına aykırı olacağını belirtmiştir. Mahkemenin, alacaklının takip tarihindeki bilgi düzeyini, taraflar arasındaki ticari ilişkiyi, senedin düzenlenme sürecini ve alacağın mevcut olduğuna ilişkin objektif nedenleri birlikte değerlendirmesi gerekir. Ancak bu değerlendirme sonucunda alacaklının gerçekte alacağı bulunmadığını bildiği veya basiretli bir kişi gibi davranması hâlinde bunu bilebilecek durumda olduğu anlaşılırsa kötü niyet tazminatına hükmedilebilir.
Bu karar, İİK m. 169 ve 170 kapsamında kötü niyet tazminatının davayı kaybetmenin doğal sonucu olmadığını; alacaklının takip tarihindeki sübjektif iyi niyeti ile objektif özen yükümlülüğünün ayrıca incelenmesi gerektiğini ortaya koyan en önemli Hukuk Genel Kurulu kararlarından biridir. Daha sonraki 12. Hukuk Dairesi kararlarında da bu ilkeye sıkça atıf yapılmıştır.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.04.2005 Tarih, 2005/19-286 E., 2005/268 K.
Alacaklının Lehtar Olması Tek Başına Ağır Kusur Karinesi Oluşturmaz; Taraflar Arasındaki Temel Hukuki İlişki Araştırılmalıdır
İİK’nın 170/5. maddesinde düzenlenen kötü niyet tazminatı bakımından uygulamada en çok tartışılan hususlardan biri, kambiyo senedinin lehtarı olan alacaklının, sahte imzalı bir bonoya dayanarak takip başlatması hâlinde otomatik olarak ağır kusurlu sayılıp sayılamayacağıdır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi uzun süre, lehtarın senedi doğrudan düzenleyenden almış olması nedeniyle imzayı kontrol etmesi gerektiği düşüncesiyle ağır kusurun varlığını kabul eden kararlar vermiştir. Ancak Hukuk Genel Kurulu bu yaklaşımı daraltmış ve ağır kusurun yalnızca lehtar sıfatına bağlanamayacağını ortaya koymuştur. Akademik öğretide de HGK’nın bu yaklaşımının İİK m. 170’in lafzına ve kusur sorumluluğu ilkelerine daha uygun olduğu ifade edilmektedir.
Somut olayda alacaklı, lehtarı olduğu bonoya dayanarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip başlatmıştır. Borçlu, bonodaki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürmüş; yapılan bilirkişi incelemesinde de imzanın sahte olduğu tespit edilmiştir. İlk derece mahkemesi, alacaklının senedin lehtarı olması ve bonoyu alırken keşideci imzasını kontrol etmemesini ağır kusur kabul ederek kötü niyet tazminatına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, lehtar sıfatının tek başına ağır kusur karinesi oluşturup oluşturmadığı ve mahkemenin ayrıca taraflar arasındaki temel hukuki ilişkiyi araştırmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 12. Hukuk Dairesinin bu yaklaşımını benimsememiştir. Kurula göre, alacaklının lehtar olması tek başına onun ağır kusurlu olduğunu göstermeye yetmez. Mahkeme öncelikle taraflar arasında gerçekten bir ticari veya hukuki ilişkinin bulunup bulunmadığını, alacaklının bu ilişki kapsamında edimini yerine getirip getirmediğini, borçlunun davranışlarının alacaklı nezdinde güven oluşturup oluşturmadığını araştırmalıdır. Özellikle borçlunun daha önce aynı ticari ilişki kapsamında başka kambiyo senetlerini ödemiş olması veya taraflar arasında süreklilik arz eden bir ticari ilişkinin bulunması hâlinde, alacaklının senede güvenerek takip başlatması ağır kusur olarak değerlendirilemez. Bu durumda sahte imzanın sonradan ortaya çıkması tek başına İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatı uygulanmasını haklı kılmaz.
Kurul ayrıca, İİK m. 170’te aranan ağır kusurun objektif özen yükümlülüğünün ağır şekilde ihlal edilmesini ifade ettiğini, bunun da her somut olay bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Mahkemeler yalnızca imzanın aidiyetine ilişkin bilirkişi raporuna dayanarak değil, ticari ilişkiyi ve takip tarihindeki olguları da birlikte değerlendirerek sonuca ulaşmalıdır.
Bu karar, İİK m. 170 bakımından lehtar olmanın otomatik olarak ağır kusur anlamına gelmeyeceğini; temel hukuki ilişkinin ve taraflar arasındaki güven ilişkisinin mutlaka araştırılması gerektiğini ortaya koyan en önemli Hukuk Genel Kurulu içtihatlarından biridir. Sonraki öğreti çalışmalarında da bu karar, 12. Hukuk Dairesinin önceki katı yaklaşımını dengeleyen temel ilke kararı olarak gösterilmektedir.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14.03.2012 Tarih, 2012/12-62 E., 2012/142 K.
Taraflar Arasında Süregelen Ticari İlişkinin Bulunması ve Borçlunun Önceki Senetleri Ödemiş Olması, Alacaklının Ağır Kusurlu Sayılmasını Engelleyebilir
İİK’nın 170/5. maddesi kapsamında borçlu lehine kötü niyet tazminatı ve para cezasına hükmedilebilmesi için yalnızca imzaya itirazın kabul edilmesi yeterli değildir. Alacaklının senedi takibe koyarken kötü niyetli veya ağır kusurlu olduğunun da somut olayın özellikleri çerçevesinde ispatlanması gerekir. Bu husus, Hukuk Genel Kurulunun yerleşik içtihadında açıkça ortaya konulmuştur. Kurul, özellikle taraflar arasında uzun süredir devam eden ticari ilişkinin bulunması ve borçlunun daha önce aynı ilişki kapsamında düzenlenen çek veya bonoları sorunsuz şekilde ödemiş olmasının, alacaklının senede güvenmesini haklı gösterebileceğini kabul etmiştir. Böyle bir durumda, imzanın sonradan sahte olduğunun anlaşılması tek başına ağır kusur sonucunu doğurmaz.
Somut olayda alacaklı şirket ile borçlu arasında uzun süredir devam eden ticari ilişki bulunmaktadır. Alacaklı, geçmişte aynı ticari ilişki kapsamında düzenlenen çok sayıda çeki tahsil etmiş, bu çekler herhangi bir uyuşmazlığa konu olmamıştır. Daha sonra borçlu adına düzenlenen yeni çekler kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takibe konulmuş; borçlu ise çeklerdeki keşideci imzasının kendisine ait olmadığını ileri sürerek İİK’nın 170. maddesi uyarınca imzaya itiraz etmiştir. Bilirkişi incelemesi sonucunda imzaların borçlu eli ürünü olmadığı belirlenmiş ve imzaya itiraz kabul edilmiştir. İlk derece mahkemesi ise yalnızca bu tespitten hareketle alacaklının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle kötü niyet tazminatına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, alacaklının çekleri takibe koyduğu tarihte mevcut ticari ilişki ve önceki ödeme alışkanlıklarının, ağır kusur değerlendirmesinde dikkate alınıp alınmayacağı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, öncelikle İİK m. 170/5’te düzenlenen yaptırımın istisnai nitelikte olduğunu vurgulamıştır. Kurula göre ağır kusur değerlendirilirken yalnızca grafoloji raporunun sonucu esas alınamaz. Alacaklının takip tarihindeki bilgi düzeyi, taraflar arasındaki güven ilişkisi, ticari ilişkinin geçmişi, önceki kambiyo senetlerinin ödenme biçimi ve senedin alacaklı bakımından güvenilir görünmesini sağlayan tüm objektif olgular birlikte değerlendirilmelidir. Taraflar arasında devam eden ticari ilişki ve daha önce aynı borçlu tarafından keşide edilen çeklerin sorunsuz şekilde ödenmiş olması, alacaklının yeni çeklere güvenmesini makul hâle getiren önemli bir olgudur. Böyle bir durumda alacaklının sahte imzayı fark etmemesi tek başına ağır kusur oluşturmaz.
Kurul ayrıca, İİK m. 170’te düzenlenen kötü niyet tazminatının kusursuz sorumluluk esasına dayanmadığını açıkça ortaya koymuştur. Kanun koyucu bilinçli olarak “kötü niyet veya ağır kusur” şartını aramış; böylece haksız çıkan her alacaklının değil, ancak objektif özen yükümlülüğünü ağır şekilde ihlal eden alacaklının yaptırıma tabi tutulmasını amaçlamıştır. Bu nedenle mahkeme, ticari ilişkiyi araştırmadan ve alacaklının takip tarihindeki durumunu değerlendirmeden doğrudan tazminata hükmedemez.
Bu karar, İİK m. 170 uygulamasında taraflar arasındaki ticari ilişkinin ve önceki ödeme alışkanlıklarının ağır kusur değerlendirmesinde dikkate alınması gerektiğini, imzanın sahte çıkmasının ise tek başına kötü niyet tazminatına hükmedilmesi için yeterli olmadığını ortaya koyan en önemli Hukuk Genel Kurulu kararlarından biridir. Sonraki 12. Hukuk Dairesi kararlarında da bu ilkeye uygun değerlendirmeler yapılmıştır.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14.03.2012 Tarih, 2012/12-62 E., 2012/142 K.
İİK m. 170 Kapsamında Ağır Kusur, Basiretli Bir Kişiden Beklenen Asgari Özenin Ağır Şekilde İhlalini İfade Eder
İİK’nın 170/5. maddesinde düzenlenen kötü niyet tazminatı bakımından “ağır kusur” kavramı kanunda tanımlanmamıştır. Bu nedenle kavramın sınırları Yargıtay kararları ve öğreti ile belirlenmiştir. Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre ağır kusur; alacaklının basiretli ve makul bir kişiden beklenen en temel dikkat ve özen yükümlülüğünü ağır biçimde ihlal ederek kambiyo senedini takibe koymasıdır. Ancak bu ölçüt, her olayda otomatik uygulanamaz; senedin iktisap şekli, taraflar arasındaki ilişki ve alacaklının takip tarihindeki bilgi düzeyi birlikte değerlendirilmelidir. Doktrinde de ağır kusurun sıradan ihmalden farklı olduğu, objektif özen yükümlülüğünün açık biçimde ihlal edilmesini ifade ettiği belirtilmektedir.
Somut olayda alacaklı, kambiyo senedine dayanarak haciz yoluyla takip başlatmış; borçlu ise senetteki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek İİK m. 170 kapsamında imzaya itiraz etmiştir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonunda imzanın sahte olduğu anlaşılmıştır. İlk derece mahkemesi, yalnızca bu tespitten hareketle alacaklının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle kötü niyet tazminatına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, ağır kusurun yalnızca imzanın sahte çıkmasına dayanılarak kabul edilip edilemeyeceği ve alacaklının hangi ölçütlere göre değerlendirilmesi gerektiği noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, ağır kusur değerlendirmesinin objektif esaslara göre yapılması gerektiğini belirtmiştir. Daireye göre mahkeme; alacaklının senedi hangi ticari ilişki kapsamında edindiğini, senedi devralırken dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini, sahteciliğin dış görünüş itibarıyla anlaşılabilir olup olmadığını ve alacaklının takip tarihinde sahip olduğu bilgi ve belgeleri birlikte değerlendirmelidir. Basiretli bir kişinin aynı koşullarda fark edebileceği bir sahteciliğin göz ardı edilmesi ağır kusur oluşturabilir; buna karşılık uzman incelemesi gerektiren veya dış görünüşten anlaşılması mümkün olmayan sahteciliklerde alacaklının sırf takipte haksız çıkması nedeniyle ağır kusurlu kabul edilmesi doğru değildir.
Kararda ayrıca, İİK m. 170 kapsamında hükmedilen kötü niyet tazminatının cezalandırıcı nitelikte özel bir yaptırım olduğu, bu nedenle kusur şartının dar yorumlanması gerektiği vurgulanmıştır. Mahkemenin, ağır kusuru soyut ifadelerle değil, somut olayın özelliklerine dayalı objektif olgularla ortaya koyması zorunludur. Aksi hâlde tazminat, kanunun öngörmediği şekilde kusursuz sorumluluğa dönüşmüş olur ki bu İİK m. 170’in sistematiğine aykırıdır.
Bu karar, İİK m. 170 bakımından ağır kusurun tanımını “basiretli kişinin göstermesi gereken asgari özenin ağır şekilde ihlali” olarak ortaya koyan ve sonraki uygulamaya yön veren temel ilke kararlarından biridir. Öğretide de bu yaklaşım benimsenmiş; ağır kusurun her somut olay bakımından ayrı ayrı gerekçelendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 11.05.2007 Tarih, 2007/4765 E., 2007/9430 K.
İİK m. 170 Kapsamında Kötü Niyet Tazminatı Kanuni Alt Sınırın Üzerinde Belirleniyorsa Artırım Gerekçesi Kararda Açıkça Gösterilmelidir
İİK’nın 170/5. maddesi uyarınca imzaya itirazın kabul edilmesi ve alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu olduğunun belirlenmesi hâlinde, alacaklı aleyhine takip konusu alacağın en az %20’si oranında kötü niyet tazminatına hükmedilir. Kanun, %20 oranını alt sınır olarak belirlemiş; hâkime bu oranın üzerinde tazminata hükmetme imkânı tanımıştır. Ancak Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre, mahkeme %20’nin üzerinde bir orana hükmediyorsa bunun nedenlerini kararında açık ve denetlenebilir şekilde göstermelidir. Aksi hâlde hüküm hukuka aykırı olur. Bu ilke, İİK m. 170 uygulamasında tazminat miktarının belirlenmesine ilişkin en önemli içtihatlardan biridir.
Somut olayda borçlu, kambiyo senedindeki imzaya itiraz etmiş; yapılan inceleme sonunda imzanın borçluya ait olmadığı tespit edilmiştir. İlk derece mahkemesi, alacaklının ağır kusurlu olduğu kanaatine vararak İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatına hükmetmiş; ancak kanuni alt sınır olan %20 yerine %40 oranında tazminat belirlemiştir. Kararda bu artırımı haklı kılan herhangi bir somut gerekçeye yer verilmemiştir.
Uyuşmazlık, mahkemenin kanuni alt sınırın üzerinde tazminata hükmederken ayrıca gerekçe göstermek zorunda olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, İİK m. 170’te hâkime takdir yetkisi tanınmış olmakla birlikte bu yetkinin sınırsız olmadığını vurgulamıştır. Daireye göre kanunda öngörülen %20 oranı temel ölçüttür. Bunun üzerine çıkılabilmesi için alacaklının kusurunun ağırlığı, takipteki davranış biçimi, somut olayın özellikleri ve artırımı haklı gösterecek nedenlerin karar gerekçesinde açıkça ortaya konulması gerekir. Sadece “ağır kusurludur” denilerek %40 oranına hükmedilmesi yeterli değildir. Bu durumda karar, gerekçe yönünden denetime elverişli olmaktan çıkar.
Daire ayrıca, kötü niyet tazminatının cezalandırıcı sonuç doğuran özel bir yaptırım olması nedeniyle hâkimin takdir yetkisinin gerekçesiz kullanılamayacağını belirtmiştir. Kanuni alt sınırın üzerinde belirlenen her oranın objektif olgularla desteklenmesi gerekir. Aksi hâlde hüküm, gerekçesizlik nedeniyle bozulmalıdır. Aynı ilke daha sonraki kararlarında da korunmuş; %20’nin üzerinde tazminata hükmedilen dosyalarda artırma gerekçesinin açıkça yazılması zorunlu tutulmuştur.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatında %20’nin üzerindeki oranların istisnai olduğunu ve bu artırımın mutlaka somut gerekçeye dayanması gerektiğini ortaya koyan yerleşik ilke kararlarından biridir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 21.02.2006 Tarih, 2006/126 E., 2006/3134 K.
Mahkeme, Ağır Kusurun Neden Oluştuğunu Tartışmadan %40 Tazminata Hükmedemez
İİK m. 170’te düzenlenen kötü niyet tazminatı bakımından yalnızca tazminata hükmedilmesi değil, oranın belirlenmesi de yargısal denetime elverişli gerekçeye dayanmalıdır. Yargıtay, alacaklının ağır kusurlu olduğu kabul edilse dahi, neden %20 yerine %40 oranının tercih edildiğinin açıklanmasını zorunlu görmektedir. Bu yükümlülük, Anayasa’nın gerekçeli karar ilkesinin de bir sonucudur.
Somut olayda ilk derece mahkemesi, imzaya itirazı kabul etmiş ve alacaklının ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle %40 oranında kötü niyet tazminatına hükmetmiştir. Ancak kararın gerekçe kısmında, alacaklının hangi davranışının ağır kusur oluşturduğu ve neden kanuni alt sınırın iki katı oranında tazminata hükmedildiği açıklanmamıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, mahkemenin ağır kusuru ve tazminat oranını soyut ifadelerle değerlendirdiğini belirterek kararı bozmuştur. Daireye göre İİK m. 170’te öngörülen yaptırım istisnai nitelikte olduğundan, hem kusurun varlığı hem de belirlenen tazminat oranı ayrıntılı biçimde gerekçelendirilmelidir. Özellikle %20’nin üzerindeki oranlar bakımından bu zorunluluk daha da önem taşımaktadır.
Kararda ayrıca, gerekçesiz olarak artırılan tazminatın hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkeleriyle bağdaşmayacağı vurgulanmıştır. Hâkimin takdir yetkisi keyfî kullanılamaz; hangi olguların artırımı gerekli kıldığı karar metninde gösterilmelidir.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatı oranının belirlenmesinde gerekçeli karar ilkesini ön plana çıkaran temel içtihatlardan biri olarak kabul edilmektedir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 01.05.2008 Tarih, 2008/6569 E., 2008/9161 K.
İİK m. 170 Kapsamında Kötü Niyet Tazminatı Değerlendirilirken Ölçü, Takip Tarihindeki Durumdur; Sonradan Ortaya Çıkan Deliller Esas Alınamaz
İİK’nın 170/5. maddesinde düzenlenen kötü niyet tazminatı bakımından değerlendirme yapılırken esas alınacak zaman dilimi, takibin başlatıldığı andır. Başka bir ifadeyle, alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu olup olmadığı, takip tarihindeki bilgi, belge ve mevcut olgular dikkate alınarak belirlenmelidir. Sonradan yapılan bilirkişi incelemeleri, yeni deliller veya yargılama sırasında ortaya çıkan bilgiler tek başına alacaklının takip anındaki kusurunu ispatlamaz. Bu ilke hem öğretide hem de Yargıtay uygulamasında kabul edilmektedir. Özellikle Medipol Üniversitesi tezinde de kötü niyet tazminatının “takibin açıldığı andaki durum” esas alınarak değerlendirilmesi gerektiği açıkça belirtilmektedir.
Somut olayda alacaklı, kambiyo senedine dayanarak haciz yoluyla takip başlatmış; borçlu ise senetteki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek İİK m. 170 kapsamında imzaya itiraz etmiştir. Bilirkişi incelemesi sonunda imzanın sahte olduğu belirlenmiş ve imzaya itiraz kabul edilmiştir. İlk derece mahkemesi, bilirkişi raporunun sonucunu esas alarak alacaklının ağır kusurlu olduğuna karar vermiş ve kötü niyet tazminatına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, alacaklının takip tarihinde sahip olmadığı bir bilginin sonradan ortaya çıkmasının, geriye etkili biçimde ağır kusur veya kötü niyetin ispatı için yeterli olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, kötü niyet tazminatının değerlendirilmesinde esas alınacak zamanın takibin başlatıldığı tarih olduğunu vurgulamıştır. Daireye göre mahkeme; alacaklının takip anında senedin sahte olduğunu bilip bilmediğini veya objektif olarak bilebilecek durumda bulunup bulunmadığını araştırmalıdır. Bilirkişi incelemesi sonucunda imzanın sahte olduğunun anlaşılması, alacaklının takip tarihinde aynı bilgiye sahip olduğunu göstermez. Bu nedenle kusur değerlendirmesi geçmişe dönük varsayımlarla değil, takip tarihindeki somut olgular esas alınarak yapılmalıdır.
Kararda ayrıca, İİK m. 170’te düzenlenen kötü niyet tazminatının kusura dayalı özel bir yaptırım olduğu; kusurun sonradan oluşan bilgilerle değil, takip tarihindeki objektif şartlarla değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Aksi yaklaşım, alacaklı bakımından öngörülemez sonuçlar doğuracak ve kanunun aradığı “kötü niyet veya ağır kusur” şartını fiilen ortadan kaldıracaktır.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında kötü niyet tazminatında zaman bakımından değerlendirme ölçütünün takip tarihi olduğunu, sonradan elde edilen delillerin tek başına ağır kusur sonucuna götürmeyeceğini ortaya koyan temel ilke kararlarından biridir. Bu ilke, daha sonraki Hukuk Genel Kurulu ve 12. Hukuk Dairesi kararlarında da benimsenmiştir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 12.11.2015 Tarih, 2015/14171 E., 2015/27752 K.
Kambiyo Senedindeki İmzanın Borçluya Ait Olmadığının Tespit Edilmesi, Alacaklının Kötü Niyetli Olduğunu Kendiliğinden Göstermez
İİK’nın 170/5. maddesinde düzenlenen kötü niyet tazminatı, kambiyo senedine dayalı takibin haksız çıkmasının doğal sonucu olarak uygulanacak bir yaptırım değildir. Kanun koyucu, alacaklının takip sırasında kötü niyetli veya ağır kusurlu olmasını ayrıca aramıştır. Bu nedenle mahkeme, imzaya itirazın kabul edilmesiyle yetinmeyip alacaklının takip tarihindeki bilgi düzeyini, senedi hangi koşullarda elde ettiğini ve objektif özen yükümlülüğünü ihlal edip etmediğini somut olayın özelliklerine göre değerlendirmek zorundadır. Medipol Üniversitesi yüksek lisans tezinde de İİK m. 170 kapsamında hükmedilecek tazminatın kusura dayalı özel bir yaptırım olduğu, kusurun ayrıca ispat edilmesi gerektiği ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır.
Somut olayda alacaklı, kambiyo senedine dayanarak haciz yoluyla takip başlatmış; borçlu ise senette bulunan imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek imzaya itiraz etmiştir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonunda imzanın borçlu eli ürünü olmadığı belirlenmiş ve icra mahkemesi imzaya itirazı kabul etmiştir. Mahkeme bunun yanında, yalnızca imzanın sahte olduğunun anlaşılmasına dayanarak alacaklı hakkında kötü niyet tazminatı ve para cezasına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, imzanın sahte olduğunun bilirkişi raporuyla tespit edilmesinin tek başına alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu kabul edilmesi için yeterli olup olmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, İİK m. 170/5’te yer alan “kötü niyet veya ağır kusur” şartının bağımsız bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Daireye göre imzanın sahte olduğunun sonradan belirlenmesi, alacaklının bunu takip tarihinde bildiğini veya bilmesinin gerektiğini otomatik olarak göstermez. Mahkeme; senedin alacaklı tarafından hangi hukuki ilişkiye dayanılarak iktisap edildiğini, senedin ilk lehtarı mı yoksa sonraki hamili mi olduğunu, taraflar arasında ticari ilişkinin bulunup bulunmadığını, sahteciliğin ilk bakışta anlaşılabilecek nitelikte olup olmadığını ve alacaklının objektif özen yükümlülüğünü ihlal edip etmediğini ayrı ayrı araştırmalıdır. Bu inceleme yapılmaksızın yalnızca grafolojik rapor esas alınarak kötü niyet tazminatına hükmedilmesi doğru değildir.
Daire ayrıca, İİK m. 170’te öngörülen yaptırımın istisnai nitelikte olduğunu, bu nedenle dar yorumlanması gerektiğini ifade etmiştir. Kanun koyucunun haksız çıkan her alacaklıyı değil, yalnızca kusurlu davranışı bulunan alacaklıyı yaptırıma tabi tutmak istediği gözetildiğinde, kusur unsurunun somut delillerle ortaya konulması zorunludur. Aksi hâlde kötü niyet tazminatı, kusur sorumluluğundan uzaklaşarak objektif sorumluluk sonucunu doğurur ki bu durum kanunun amacına aykırıdır.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında imzaya itirazın kabul edilmesi ile kötü niyet tazminatına hükmedilmesini birbirinden ayıran; alacaklının kusurunun ayrıca ve somut delillerle ispat edilmesi gerektiğini ortaya koyan temel ilke kararlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 25.06.2015 Tarih, 2015/12567 E., 2015/18442 K.
Alacaklının Lehtar Sıfatını Taşıması ve Bonoyu Devralırken İmzayı Kontrol Etmemesi Tek Başına Ağır Kusur Sayılmaz
İİK’nın 170/5. maddesi uyarınca kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takipte borçlunun imzaya itirazının kabul edilmesi hâlinde, alacaklının takipte kötü niyetli veya ağır kusurlu olduğunun tespit edilmesi durumunda alacaklı aleyhine takip konusu alacağın en az %20’si oranında kötü niyet tazminatına ve ayrıca alacağın %10’u oranında para cezasına hükmedilir. Kanun koyucu burada yalnızca takibin haksız çıkmasını yeterli görmemiş; ayrıca alacaklının kötü niyetli veya ağır kusurlu olmasını da aramıştır. Bu nedenle “ağır kusur” kavramının sınırlarının belirlenmesi uygulamada büyük önem taşımaktadır. Öğretide ve Yargıtay uygulamasında bu kavram uzun yıllardır tartışılmaktadır.
Somut olayda banka, lehtarı olduğu bonolara dayanarak kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takip başlatmıştır. Borçlular, takip dayanağı bonolardaki imzaların kendilerine ait olmadığını ileri sürerek İİK m. 170 kapsamında imzaya itiraz etmişlerdir. Bilirkişi incelemesi sonucunda imzaların gerçekten borçlulara ait olmadığı belirlenmiş ve ilk derece mahkemesi imzaya itirazı kabul etmiştir. Mahkeme bununla da yetinmeyerek, bankanın bonoların lehdarı olması ve bonoları devralırken imzaların keşideciye ait olup olmadığını kontrol etmemesini ağır kusur olarak değerlendirerek banka aleyhine takip konusu asıl alacağın %20’si oranında kötü niyet tazminatına ve %10 oranında para cezasına hükmetmiştir.
Uyuşmazlık, imzanın sahte çıkmasının tek başına alacaklının ağır kusurlu olduğunu göstermeye yeterli olup olmadığı ve özellikle lehtar sıfatındaki alacaklının senedi devralırken imzayı doğrulamamasının İİK m. 170 anlamında ağır kusur oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmıştır.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Böylece Daire, somut olay bakımından alacaklının lehtar sıfatını taşıması ve bonoları doğrudan edinen kişi olmasına rağmen imzaların keşideciye ait olup olmadığını araştırmaksızın kambiyo takibi başlatmasını ağır kusur kapsamında değerlendirmiştir. Her ne kadar onama kararında ayrıntılı bir hukuki gerekçeye yer verilmemiş olsa da, ilk derece mahkemesinin gerekçesi benimsenmiş ve ağır kusurun oluştuğu kabul edilmiştir. Makalede de özellikle bu husus eleştirilmekte; Yargıtay’ın ağır kusur kavramını somut olayın özellikleri bakımından yeterince tartışmadan onama kararı verdiği ifade edilmektedir.
Kararı inceleyen öğretide ise bu sonucun tartışmalı olduğu belirtilmektedir. Özellikle kambiyo senetlerinin tedavül kabiliyeti dikkate alındığında, her lehtarın veya hamilin imzanın gerçekliğini teknik yöntemlerle araştırmasının beklenemeyeceği, ağır kusurun her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Buna karşılık Yargıtay’ın bu kararı, özellikle senedi doğrudan düzenleyenden alan ve işlem sırasında gerekli özeni göstermeyen alacaklılar bakımından ağır kusurun daha kolay kabul edilebileceğini göstermektedir.
Bu karar, İİK m. 170 kapsamında imzanın sahte çıkmasının tek başına yeterli olmadığı, ancak somut olayın özelliklerine göre alacaklının işlem öncesindeki özen yükümlülüğünün de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan önemli içtihatlardan biridir. Bununla birlikte öğretide, ağır kusurun sınırlarını geniş yorumladığı gerekçesiyle eleştirilen kararlar arasında yer almaktadır.
Künye: Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 19.03.2013 Tarih, 2013/11794 E., 2013/22165 K.
Hesaplama Araçlarımız
Kira Artış Oranı
TÜFE 12 aylık ortalamasına göre güncel kira artışı
Araç Değer Kaybı
Kaza sonrası aracınızın değer kaybını Yargıtay formülüyle hesaplayın
İnfaz Hesaplama
5275 sayılı Kanuna göre koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik
Sık Sorulan Sorular
Haksız icra takibinde kötü niyet tazminatı nedir?
Kambiyo takibinde imzaya itirazı kabul edilen borçlu lehine, takibi kötü niyetle veya ağır kusurla başlatan alacaklı aleyhine hükmedilen tazminattır; İİK m.170/3 uyarınca alacağın yüzde 20’sinden az olamaz ve ayrıca yüzde 10 para cezasına karar verilir.
Takibin haksız çıkması tazminat için yeterli mi?
Hayır. Yargıtay’a göre imzanın borçluya ait olmadığının saptanması tek başına yeterli değildir; alacaklının kötü niyetinin veya ağır kusurunun somut olgularla ayrıca ispatlanması gerekir.
Kötü niyet tazminatı oranı nedir?
Kanuni alt sınır, takip konusu alacağın yüzde 20’sidir. Mahkeme alt sınırın üzerinde (örneğin yüzde 40) tazminata ancak ağır kusurun neden oluştuğunu gerekçelendirerek hükmedebilir.
Kötü niyet tazminatı ile icra inkar tazminatı farkı nedir?
İcra inkar tazminatı itirazın iptali davasında haksız çıkan taraf aleyhine, kötü niyet tazminatı ise imzaya itirazın kabulünde kötü niyetli alacaklı aleyhine hükmedilir; ikisi farklı usul ve koşullara tabidir.
Ağır kusur nasıl belirlenir?
Ölçü, takip tarihinde basiretli bir kişiden beklenen asgari özendir: alacaklının senedi iktisap şekli, lehtar olup olmadığı, taraflar arasındaki ilişki ve imzayı kontrol imkanı birlikte değerlendirilir.
Tazminat için ayrıca talep gerekir mi?
Evet. Borçlunun icra mahkemesindeki itirazında kötü niyet tazminatı talebinin bulunması gerekir; para cezasına ise mahkeme resen hükmeder.
Menfi tespit davasında kötü niyet tazminatı istenebilir mi?
Evet. İİK m.72 uyarınca menfi tespit davasını kazanan borçlu lehine, takibin haksız ve kötü niyetli olması halinde yüzde 20’den az olmamak üzere tazminata hükmedilir.
Gerçek zarar yüzde 20’yi aşarsa ne yapılır?
Götürü tazminatı aşan itibar kaybı ve ticari zarar gibi kalemler, genel hükümlere göre açılacak tazminat davasında ispat edilerek ayrıca talep edilebilir.
Av. Çağrı Ayboğa Kimdir?
Av. Çağrı Ayboğa, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup Ankara Barosuna kayıtlı (Sicil No: 34507) avukattır ve Ayboğa + Partners Hukuk Bürosunun kurucusudur. İcra ve iflas hukuku alanında; kambiyo takipleri, imzaya ve borca itiraz, menfi tespit ve tazminat davalarında yoğun dava deneyimine sahiptir. Sitedeki içerikler, güncel mevzuat ve Yargıtay içtihatları esas alınarak bizzat kendisi tarafından hazırlanmakta ve düzenli olarak güncellenmektedir. Bu sayfadaki bilgiler genel bilgilendirme amaçlıdır; somut dosyanız için hukuki danışmanlık alınız.
Kötü Niyet TazminatıİİK 170Haksız İcra Takibiİcra ve İflas HukukuAnkara Barosu 34507
Hukuki Destek Alın
İmzaya itiraz süreleri kısadır ve tazminat talebinin baştan doğru kurgulanması gerekir. Danışmanlık ücretlidir; ücretler TBB Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenir.