Tanıma tenfiz davası, yabancı bir mahkemenin verdiği kararın Türkiye’de hukuki sonuç doğurması için açılan davadır. Kararın kesin hüküm ve kesin delil sayılması tanıma, icra dairesine konulabilmesi tenfiz yoluyla sağlanır. Dayanak 5718 sayılı MÖHUK’tur: tenfiz m. 50 ve devamında, tanıma m. 58’de düzenlenir. Tenfizde karşılıklılık aranır, tanımada aranmaz. Aile hukukuna ilişkin kararlarda aile mahkemesi görevlidir; yetki kendisine karşı tenfiz istenen kişinin adresine bağlıdır. Rehberi Ayboğa Avukatlık Bürosu güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarına göre hazırlamıştır.


Maddeler hakkında kısa not: Yukarıda tenfizin ve tanımanın dayanağını oluşturan iki madde aynen aktarılmıştır. Tenfiz MÖHUK m. 50 ile 57 arasında, tanıma m. 58 ve 59’da düzenlenir. Tenfiz şartları m. 54’te, dilekçeye eklenecek belgeler m. 53’te, görev ve yetki m. 51’de, yargılama usulü ile itiraz sebepleri m. 55’te gösterilmiştir. Aile hukukuna ilişkin kararlarda görev, 4787 sayılı Kanun m. 4 uyarınca aile mahkemesine aittir. Yabancı boşanma kararlarının dava açılmaksızın nüfus kütüğüne tescili ise 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 27/A ile mümkün kılınmıştır.
Yurt dışında on iki yıl yaşamış bir kişi, Almanya’da 2014 yılında boşanır. Kararı alır, dosyasına koyar ve Türkiye’de ayrı bir işlem yapılması gerektiğini düşünmez. Yıllar sonra Türkiye’de yeniden evlenmek için nüfus müdürlüğüne başvurduğunda kayıtlarda hâlâ evli görünür. Aynı dosyada ikinci bir sorun daha vardır: Alman mahkemesi çocuk için nafakaya da hükmetmiştir ve bu nafaka Türkiye’de hiçbir icra dairesine konulamaz. Tek bir yabancı karar, Türkiye’de iki ayrı yola ihtiyaç duyar.
Bu rehber, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de hangi usulle geçerli hâle geldiğini anlatır. Tanıma ile tenfiz arasındaki farkı tablo üzerinden gösterir, MÖHUK m. 50, 54 ve 58’deki şartları madde madde açıklar, m. 53’teki belge listesini apostil ve konsolosluk tasdiki ayrımıyla birlikte verir, görev ve yetkiyi karar türlerine göre ayırır, boşanma, nafaka, velayet ve miras kararlarını ayrı başlıklarda ele alır, Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 27/A’daki tescil yolunu şartlarıyla gösterir ve 20 Yargıtay kararını olay, değerlendirme ve sonuç sırasıyla sunar. Rehberin sonunda yurt dışında yaşayanlar için İngilizce bir bölüm bulunmaktadır.

Yurt dışında alınmış bir mahkeme kararını Türkiye’de geçerli kılmak mı istiyorsunuz? Kararı ve kesinleşme belgesini birlikte inceleyelim.
Avukata SorHer devlet yargı yetkisini kendi ülkesi bakımından kullanır. Bu nedenle bir Alman, İsveç, Hollanda ya da Amerika Birleşik Devletleri mahkemesinin verdiği karar, kendi ülkesinde ne kadar kesin olursa olsun Türkiye sınırları içinde kendiliğinden geçerli olmaz. Yabancı kararın Türk hukuk düzeninde yer tutabilmesi için bir Türk mahkemesinin o kararı denetleyip hukuk âlemimize kabul etmesi gerekir. Tanıma ve tenfiz davası tam olarak bu işi yapar: yabancı hükmü yeniden yargılamaz, onu Türkiye’de geçerli kılacak koşulların bulunup bulunmadığını denetler.
Uygulamada iki kavram birlikte söylenir, hatta dilekçelerde çoğu zaman tek bir kalıp hâlinde yazılır. Oysa aralarındaki ayrım dosyanın sonucunu belirler. Tanıma, yabancı kararın Türkiye’de kesin delil ve kesin hüküm gücü kazanmasıdır; bu, bir hukuki durumun artık tartışılamaz biçimde kabul edilmesi anlamına gelir. Tenfiz ise kararın yerine getirilmesi, yani Türk icra dairelerinin o karara dayanarak haciz yapabilmesi, para tahsil edebilmesi ya da bir edimi zorla yerine getirebilmesidir. Bir boşanma hükmünün nüfus kütüğüne işlenmesi için tanıma yeterlidir; aynı kararda hükmedilen nafakanın tahsili için tenfiz gerekir.
Kanun hangi kararların bu yola konu olabileceğini de belirler. MÖHUK m. 50’ye göre tenfiz, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş ilamlar bakımından mümkündür. Yabancı ceza mahkemesi kararlarının tamamı değil, yalnızca bu kararlarda yer alan kişisel haklarla ilgili hükümler tenfiz edilebilir. MÖHUK m. 58’in ikinci fıkrası, çekişmesiz yargı kararlarının tanınmasının da aynı hükme tabi olduğunu söyler; üçüncü fıkra ise yabancı mahkeme kararına dayanılarak Türkiye’de idari bir işlem yapılmasında da aynı usulün uygulanacağını belirtir.
Yabancı boşanma kararı Türkiye’de tanınmadıkça ya da nüfus kütüğüne tescil edilmedikçe kişi Türk hukuku bakımından evli sayılmaya devam eder. Bunun sonuçları soyut değildir: Türkiye’de yeniden evlenme işlemi yapılamaz, nüfus kaydı eski hâlini korur, eşler arasındaki mal rejimi tasfiyesi için dayanak oluşmaz ve eşlerden biri ölürse sağ kalan eş mirasçı olarak kayıtlarda görünmeye devam eder. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bu rehberin karar bölümünde yer alan bir kararı, tanıma yapılmadan ölen eşin mirasçısının yabancı boşanma kararının tanınmasını isteyebileceğini kabul etmiştir. Bu karar, tanımanın yalnızca eşleri değil mirasçıları da ilgilendiren bir işlem olduğunu gösterir.
Büroya gelen dosyalarda en sık rastladığım tablo şudur: kişi yurt dışında yıllar önce boşanmıştır, kararı almış, dosyasına koymuş ve Türkiye’de bir işlem yapılması gerektiğini düşünmemiştir. Sorun genellikle yeniden evlenme ya da miras aşamasında ortaya çıkar. Bu noktada süre yönünden bir hak kaybı bulunmaz; tanıma davası için kanunda bir hak düşürücü süre öngörülmemiştir. Buna karşılık mal rejimi ya da nafaka gibi parasal taleplerde zamanaşımının hangi tarihten işlemeye başladığı tartışma konusu olur. Bu nedenle yabancı boşanma kararını alan kişinin, Türkiye’deki işlemi yıllara yaymadan tamamlaması isabetli olur.
Ayrımı kurmanın en sağlam yolu şu soruyu sormaktır: bu kararda bir icra dairesine götürülebilecek bir hüküm var mı? Cevap hayırsa tanıma yeterlidir. Yabancı mahkeme yalnızca “taraflar boşanmıştır” demişse, karar bir hukuki durumu değiştirmiştir ve yerine getirilecek bir edim içermez. Cevap evetse, yani kararda “davalı şu tutarı ödeyecektir” ya da “çocuk şu tarafa teslim edilecektir” biçiminde bir hüküm varsa, o bölüm için tenfiz gerekir.
Bu ayrımın önemini Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bu rehberde yer alan bir kararı somutlaştırır. İlk derece mahkemesi, yalnızca boşanma statüsünü düzenleyen bir Alman kararını hem tanımış hem tenfiz etmiştir. Bölge adliye mahkemesi, kararda icra edilecek bir yükümlülük bulunmadığı için hükümdeki tenfiz ibaresini çıkarmış ve yalnızca tanımaya karar vermiş; Yargıtay bu sonucu onamıştır. Karar, iki kavramı tek bir kalıp gibi kullanmanın hükümde düzeltme gerektiren bir fazlalık doğurduğunu göstermektedir.
| Ölçüt | Tanıma | Tenfiz |
|---|---|---|
| Dayanak hüküm | MÖHUK m. 58 ve m. 59 | MÖHUK m. 50 - 57 |
| Talebin amacı | Yabancı kararın Türkiye’de kesin hüküm ve kesin delil olarak kabul edilmesi | Yabancı kararın Türkiye’de icra edilebilir hâle gelmesi |
| Hangi hükümler için | Yalnızca hukuki durumu değiştiren, yerine getirilecek bir edim içermeyen hükümler | Para ödeme, teslim, nafaka gibi cebrî icraya konu olabilen hükümler |
| Karşılıklılık şartı | Aranmaz; MÖHUK m. 58/1 bu şartı açıkça dışarıda bırakır | Aranır; MÖHUK m. 54/1-a uyarınca anlaşma, kanun hükmü ya da fiilî uygulama gerekir |
| Kesinleşme şartı | Aranır; kesinleşmemiş karar tanınamaz | Aranır; kararın verildiği devlet kanunlarına göre kesinleşmiş olmalıdır |
| Kamu düzeni denetimi | Yapılır | Yapılır |
| Savunma hakkı denetimi | Yapılır | Yapılır |
| Tipik örnek | Yabancı boşanma kararının nüfus kütüğüne işlenmesi | Yabancı kararda hükmedilen nafakanın ya da tazminatın icra dairesine konulması |
| Sonucun doğduğu an | MÖHUK m. 59 uyarınca yabancı kararın kesinleştiği an | Tenfiz kararının kesinleşmesinden sonra icra takibi yapılabilir |
| Aynı dilekçede istenebilir mi | Evet, tenfiz istemiyle birlikte ileri sürülebilir | Evet, ancak hükmün her bölümü için ayrı değerlendirme yapılır |
Tablo, karşılıklılık şartının yalnızca tenfizde arandığını gösteriyor. Bu, pratikte çok önemli bir kolaylıktır. Karşılıklılık, Türkiye ile kararın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşmanın, o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş kararların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün ya da fiilî uygulamanın bulunmasıdır. Tenfiz dosyalarında bu şartın varlığı dilekçede açıklanır ve gerektiğinde Adalet Bakanlığı kayıtlarına dayanılır. Tanıma dosyalarında ise böyle bir araştırmaya hiç girilmez; MÖHUK m. 58’in birinci fıkrası, tanımada m. 54’ün birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmayacağını açıkça yazar.
Evet, hem de aynı dilekçeyle. Yurt dışında verilen boşanma kararlarının önemli bir bölümü karma niteliktedir: hükmün bir bölümü evliliği sona erdirir, bir bölümü nafaka ya da tazminata hükmeder, bir bölümü velayeti düzenler. Böyle bir kararda boşanma hükmü için tanıma, parasal hükümler için tenfiz istenir. Mahkeme hükmün her bir bölümünü ayrı değerlendirir ve kısmi tenfize de karar verebilir; MÖHUK m. 56 mahkemenin ilamın kısmen ya da tamamen tenfizine karar verebileceğini öngörür. Dilekçede hangi bölüm için ne istendiğinin tek tek gösterilmesi, hükmün düzeltilmesini gerektiren sonuçları baştan önler.
Şartları iki grupta okumak gerekir. Birinci grup, kararın niteliğine ilişkin ön şartlardır: elde bir yabancı mahkeme kararı bulunmalı, bu karar hukuk davasına ilişkin olmalı ve kendisini veren devletin kanunlarına göre kesinleşmiş olmalıdır. Bu üç ön şart yoksa mahkeme m. 54’ün incelemesine hiç geçmez. İkinci grup, m. 54’te sayılan dört tenfiz şartıdır ve bunlardan ikisi mahkemece kendiliğinden, ikisi ise karşı tarafın itirazı üzerine incelenir.
Tenfiz dosyalarında en çok ileri sürülen itiraz kamu düzenine aykırılıktır ve bu itiraz çoğu zaman yabancı kararın Türk kararları gibi ayrıntılı gerekçe içermediği gerekçesine dayandırılır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, dairelerin bu konuda farklı karar vermesi üzerine içtihatları birleştirmiş ve kesinleşmiş yabancı mahkeme kararının salt gerekçesiz olmasının tenfize engel oluşturmayacağı sonucuna varmıştır. Kurulun dayanağı, her mahkemenin kendi usul hukukunu uyguladığı ilkesidir: yabancı kararın gerekçesinin biçimi, kararı veren ülkenin usul hukukuna göre belirlenir. Buna karşılık karar, savunma hakkı tanınmadan yürütülen yargılamalara koşulsuz geçerlilik tanımaz. Tarafın iddia ve itirazlarını sunamadığı somut olarak ortaya konulabiliyorsa, ilgili tenfiz engeli ayrıca değerlendirilir.
Bu yedi başlık, dosyanın ilk duruşmada kesin süreyle karşılaşıp karşılaşmayacağını belirler. Uygulamada tanıma tenfiz davalarının reddedilme sebeplerinin büyük bölümü esasa ilişkin bir engelden değil, bu ön kontrolün yapılmamasından kaynaklanır. Özellikle kesinleşme belgesinin eksikliği, tek başına dosyanın aylarca beklemesine yol açar; çünkü belgenin kararı veren yabancı mahkemeden istenmesi, onaylanması, apostil ya da konsolosluk tasdikinden geçirilmesi ve tercüme edilmesi zaman alır.
Belge listesi kısa görünür ama her kaleminin kendi usulü vardır. Kanun iki temel belge sayar: karar ve kesinleşme belgesi. Her ikisinin de onanmış olması ve onanmış tercümesinin bulunması gerekir. Buradaki “onanmış” ibaresi iki ayrı onayı birlikte ifade eder: belgenin kendi ülkesinde yetkili makam tarafından onaylanması ve bu onayın Türkiye’de kabul edilebilir hâle getirilmesi. İkinci aşama, kararı veren ülkenin Apostil Sözleşmesi’ne taraf olup olmamasına göre değişir.
Apostil, bir belgenin yabancı ülkede kullanılabilmesi için gereken tasdik zincirini tek bir şerhe indiren bir kolaylıktır. Kararı veren ülke sözleşmeye taraf ise o ülkenin yetkili makamından alınan apostil şerhi Türkiye’de yeterli sayılır. Taraf değilse klasik tasdik zinciri uygulanır: belge önce o ülkenin yetkili yerel makamınca, sonra o ülkedeki Türk konsolosluğunca onaylanır. Bu zincirin herhangi bir halkasının eksik olması, dosyanın ilk duruşmasında belgelerin tamamlanması için kesin süre verilmesine yol açar. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin bu rehberde yer alan kararı, onay ve kesinleşme belgeleri eksik olan dosyalarda doğrudan ret yerine belgelerin tamamlattırılması gerektiğini ortaya koymaktadır; ancak bu, eksikliğin sonuçsuz kaldığı anlamına gelmez, dosya her hâlde uzar.
Belge aşamasında en çok karşılaştığım iki hata şudur. Birincisi, kararın yalnızca hüküm fıkrasının tercüme edilmesidir; mahkeme kararın tamamını ister, çünkü tebligatın nasıl yapıldığı ve tarafın yargılamaya katılıp katılmadığı çoğu zaman kararın gerekçe bölümünden anlaşılır. İkincisi, kesinleşme belgesinin tarihinin kararın tarihinden önce olmasıdır; bu, belgenin aslında kesinleşmeye değil başka bir işleme ilişkin olduğunu gösterir ve dosyanın yeniden belge toplamasına yol açar. Yurt dışından belge temini aylar aldığı için bu iki noktanın başta kontrol edilmesi, dosyanın süresini doğrudan kısaltır.
Görev ve yetki, tanıma tenfiz dosyalarında en çok hata yapılan iki başlıktır. Görev kararın konusuna, yetki ise karşı tarafın adresine bağlıdır. İkisi birbirine karıştırıldığında dosya aylar sonra görevsizlik ya da yetkisizlik kararıyla başka bir mahkemeye gönderilir ve süreç fiilen baştan başlar.
Görev bakımından kural MÖHUK m. 51’in birinci fıkrasındadır: tenfiz kararları hakkında asliye mahkemeleri görevlidir. Bu genel kuralın en önemli istisnası aile hukukudur. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesi, aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizine ilişkin davaları aile mahkemesinin görev alanına bırakmıştır. Maddede atıf mülga 2675 sayılı Kanun’a yapılmış olsa da, bu kanunun yerini 5718 sayılı MÖHUK aldığı için atıf bugün MÖHUK’a yapılmış sayılır. Aile mahkemesi bulunmayan yerlerde bu davalara aile mahkemesi sıfatıyla asliye hukuk mahkemesi bakar.
Yetki bakımından MÖHUK m. 51’in ikinci fıkrası sıralı bir düzen kurar. Dava, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin Türkiye’deki yerleşim yeri mahkemesinde açılır. Bu kişinin Türkiye’de yerleşim yeri yoksa sakin olduğu yer mahkemesi yetkilidir. Türkiye’de yerleşim yeri de sakin olduğu bir yer de yoksa dava Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde açılabilir. Sıralamanın başındaki ölçüt, dikkat edilmesi gereken noktayı da içerir: esas alınan adres davacının değil, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin adresidir.
Yurt dışında yaşayan bir Türk vatandaşı, Türkiye’deki nüfusa kayıtlı olduğu ilde ya da ailesinin bulunduğu yerde dava açmak ister. Oysa kanun yetkiyi davacının değil karşı tarafın adresine bağlamıştır. Karşı taraf da yurt dışında yaşıyor ve Türkiye’de ne yerleşim yeri ne de sakin olduğu bir yer bulunuyorsa, dava yalnızca Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde açılabilir. İnternette bu konuda birbiriyle çelişen bilgiler bulunduğu için belirtmek gerekir: üç ilden birinin seçilmesi davacının tercihine bırakılmıştır, aralarında bir sıra yoktur. Ankara, Adalet Bakanlığı’nın yurt dışı tebligat işlemlerinde merkezî makam olarak yer alması nedeniyle dosya takibi bakımından çoğu dosyada tercih edilir.
Yetki itirazı, tanıma tenfiz dosyalarında karşı tarafın ilk ileri sürdüğü savunmadır ve çoğu zaman esasa girilmesini aylarca geciktirir. Dilekçeyi hazırlarken karşı tarafın Türkiye’de adres kaydı bulunup bulunmadığını baştan araştırmak, bu itirazın önünü kesen en basit önlemdir. Adres kaydı varsa o yerde dava açmak, kayıt yoksa üç ilden birini seçerken bunu dilekçede gerekçesiyle belirtmek gerekir. Dilekçede yalnızca “mahkemeniz yetkilidir” demek, karşı tarafın itirazı hâlinde mahkemenin ek araştırma yapmasına yol açar.
Tanıma tenfiz davası, görünüşte bir boşanma ya da alacak davası gibi ilerler; oysa yargılamanın kapsamı çok daha dardır. Mahkemenin işi, yabancı hükmü yeniden yargılamak değil kanunun saydığı şartların bulunup bulunmadığını tespit etmektir. Bu nedenle tanık dinlenmesi, keşif yapılması ya da bilirkişi incelemesi kural olarak gerekmez; dosya belge üzerinden yürür. Basit yargılama usulünün uygulanması da bu dar kapsamın sonucudur.
Yargılamanın en uzun aşaması tebligattır. Karşı taraf Türkiye’de oturuyorsa tebligat olağan yolla yapılır ve dosya hızlı ilerler. Karşı taraf yurt dışında ise tebligat, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşme hükümleri çerçevesinde, merkezî makam ya da konsolosluk aracılığıyla yapılır. Bu yol tek başına birkaç ay sürebilir ve tebligatın usulüne uygun yapılmaması, dosyanın bütün aşamalarını etkileyen bir sakatlık doğurur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bu rehberde yer alan bir kararı, yabancı mahkeme hükmünün önce adi postayla gönderildiği, kanun yolu süresinin bu gönderiye göre işletildiği ve sonra sözleşmeye uygun biçimde yeniden tebliğ edildiği bir dosyayı ele almıştır. Kurul, sözleşmeye aykırı posta tebligatına dayanılarak kanun yolu süresinin başlatılamayacağını ve bu usulle kapanan bir kanun yolu üzerine tenfiz kararı verilemeyeceğini kabul etmiştir. Kararın pratik değeri önemlidir: yabancı ülkede verilen her yokluk hükmü tanınamaz değildir, ancak usulüne uygun davete rağmen savunma yapılmaması ile geçersiz tebligat nedeniyle kanun yolunun kapanması birbirinden farklıdır. Savunma yapan taraf bu ayrımı dosyaya somut olarak koymak zorundadır; soyut bir tebligat itirazı sonuç doğurmaz.
Yargılama aşamasında dikkat edilmesi gereken bir nokta da birikmiş alacaklara ilişkin savunmalardır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bu rehberde yer alan bir kararı, birikmiş nafaka ilamına karşı ileri sürülen zamanaşımı savunmasının tenfiz davasında bir ön sorun olarak çözülmesini doğru bulmamıştır. Bu tür savunmaların tenfiz kararından sonra icra aşamasında ileri sürülmesi gerekir. Benzer biçimde, sicilden terkin edilmiş bir şirkete yapılan tebligata ve zamanaşımına ilişkin itirazların tenfiz davasının sınırlı kapsamı içinde nasıl değerlendirileceği, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi kararının konusunu oluşturmuştur.
Karşı taraf vekiliyle yürütülen dosyalarda savunmanın büyük bölümü esasa ilişkin olur: yabancı mahkemenin nafaka miktarını yanlış belirlediği, delilleri eksik değerlendirdiği, kararın Türk hukukuna göre verilse farklı olacağı söylenir. Bu savunmaların hiçbiri tenfiz davasında dinlenmez. Savunmanın sonuç doğurabilmesi için MÖHUK m. 54’teki dört şarttan birine, kesinleşme eksikliğine ya da m. 55’teki üç itiraz sebebinden birine dayandırılması gerekir. Dosyaya sunulan savunmanın hangi şarta ilişkin olduğunu baştan belirlemek, hem süreyi hem de yargılama giderini azaltır.
Tanıma tenfiz dosyalarının büyük bölümü boşanma kararlarına ilişkindir. Almanya, Hollanda, Avusturya, İsveç, Belçika, Fransa, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde boşanan Türk vatandaşları, kararın Türkiye’de de sonuç doğurması için bu yola başvurur. Dosyanın niteliğini belirleyen ilk soru, yabancı kararın yalnızca evliliği sona erdirip erdirmediğidir.
Yabancı mahkeme yalnızca boşanmaya karar vermişse Türkiye’de istenecek olan tanımadır. Karar aynı zamanda nafakaya, maddi ya da manevi tazminata, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin bir hüküm içeriyorsa bu bölümlerin icra edilebilmesi için tenfiz gerekir. Çok sayıda dosyada her iki istem birlikte ileri sürülür ve mahkeme hükmün her bölümü için ayrı değerlendirme yapar. Ankara’da boşanma davalarının yürütülmesi bakımından önemli olan nokta, yabancı kararın tanınmasının Türkiye’de yeni bir boşanma davası açılmasına gerek bırakmamasıdır; tanıma, mevcut yabancı hükmü Türk hukukunda geçerli kılar.
Yurt dışında yapılan anlaşmalı boşanmaların bir bölümünde eşler tek bir avukatla temsil edilir; bazı ülkelerin usul hukuku buna izin verir. Türkiye’de tanıma istendiğinde karşı taraf, aynı avukatla temsilin savunma hakkını ihlal ettiğini ve kamu düzenine aykırı olduğunu ileri sürer. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bu rehberde yer alan kararı, eşlerin yabancı anlaşmalı boşanmada aynı avukatla temsil edilmesinin tek başına tanımaya engel oluşturmadığını kabul etmiştir. Buna karşılık taraflardan birinin iradesinin sakatlandığı, yargılamadan haberdar edilmediği ya da anlaşmanın içeriğinden bilgisi bulunmadığı somut olarak ortaya konulabiliyorsa değerlendirme değişir. Yargıtay’ın bir başka kararı, Fransız boşanma yargılamasından haberdar edilmeyen eşe karşı verilen tanıma kararını bu yönden denetlemiştir.
Anlaşmalı boşanma protokolüyle yürütülen yabancı dosyalarda, protokolün Türkiye’de de uygulanacağı varsayımı sık yapılan bir hatadır. Yabancı mahkeme kararına eklenmiş bir anlaşmalı boşanma protokolü bulunması, protokoldeki parasal yükümlülüklerin Türkiye’de kendiliğinden icra edilebileceği anlamına gelmez. Protokol hükümlerinden hangileri yabancı kararın hüküm fıkrasına girmişse yalnızca onlar tenfize konu olur. Hüküm fıkrasına girmeyen, yalnızca taraflar arasında kalan taahhütler için Türkiye’de ayrı bir dava açılması gerekir. Bu ayrımın dilekçede gösterilmesi, dosyanın kısmi ret riskini azaltır.
Nafaka tenfizi dosyalarında ilk tartışma, yabancı kararda yer alan ödeme yükümlülüğünün Türk hukukundaki hangi nafaka türüne karşılık geldiğidir. Yabancı mahkemeler nafakayı Türk hukukundaki ayrımlarla, yani tedbir, iştirak ve yoksulluk nafakası biçiminde adlandırmaz. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bu rehberde yer alan kararı, çocukların bakımı için hükmedilen nafakanın Türk hukukundaki adının kararda yazılmamasının tenfize engel olmadığını kabul etmiştir. Önemli olan yabancı hükmün içeriği ve kime hangi edimi yüklediğidir.
Velayet, çocuğun yararını doğrudan ilgilendirdiği için kamu düzeniyle bağlantısı en güçlü konulardan biridir. Bu, tenfiz hâkiminin yabancı velayet kararını yeniden değerlendirip çocuğu başka tarafa vereceği anlamına gelmez; esasın yeniden incelenmemesi kuralı burada da geçerlidir. Mahkemenin yapabileceği, hükmün sonucunun çocuğun temel haklarına açıkça aykırı düşüp düşmediğini denetlemektir. Buna karşılık yabancı karardan sonra çocuğun yaşı, yaşadığı yer ve aile düzeni önemli ölçüde değişmişse, karşı taraf bunu kamu düzeni başlığı altında değil, kararın yerine getirilmesine engel bir sebebin ortaya çıkması biçiminde ileri sürebilir. Bu nedenle velayet tenfizi dosyalarında çocuğun Türkiye’deki güncel durumuna ilişkin bilgilerin dosyaya sunulması isabetli olur.
Miras dosyaları, tanıma tenfiz uygulamasının en teknik alanıdır ve rakip içeriklerde neredeyse hiç ele alınmaz. Oysa yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının sayısı arttıkça, yabancı tereke mahkemelerinin verdiği kararların Türkiye’de kullanılması talebi de artmaktadır. Burada üç ayrı sorun birbirine girer: belgenin niteliği, münhasır yetki ve talebin gerçek amacı.
Birinci sorun belgenin niteliğidir. Bazı ülkelerde vasiyetnamenin açılması, tereke envanterinin düzenlenmesi ya da mirasçılık belgesinin verilmesi bir mahkeme kararıyla değil, noter ya da tereke makamının tutanağıyla yapılır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bu rehberde yer alan kararı, Frankfurt’ta düzenlenen bir vasiyetname açılış işlemine ilişkin tutanağın kendi hukukunda ilam niteliği taşımaması hâlinde Türkiye’de tanınamayacağını kabul etmiştir. Kararın görüşmelerinde miras uyuşmazlıklarının münhasır yetki kapsamında olduğu yönünde görüşler de ileri sürülmüş, ancak çoğunluk bu gerekçeleri benimsememiştir. Bu nedenle kararın bütün yabancı miras kararlarının tanınmasını yasakladığı biçiminde okunması doğru olmaz.
İkinci sorun münhasır yetkidir. MÖHUK m. 54’ün birinci fıkrasının (b) bendi, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine giren konularda verilen yabancı kararların tenfiz edilemeyeceğini öngörür. Türkiye’de bulunan taşınmazların aynına ilişkin uyuşmazlıklar bu kapsamda tartışılır. Mirasa ilişkin yabancı bir karar Türkiye’deki bir taşınmazın mülkiyetini doğrudan etkiliyorsa, bu noktada ciddi bir engel ortaya çıkar. Buna karşılık yabancı kararın yalnızca mirasçılık sıfatını ya da yabancı ülkedeki malvarlığını konu alması hâlinde aynı engel bulunmaz. Bu ayrımın dilekçede açıkça kurulması, dosyanın baştan reddedilmesini önler.
Üçüncü sorun talebin gerçek amacıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, İngiltere’de verilen alacak kararlarına dayanan bir alacağın Türkiye’de iflas masasına kaydı istendiğinde, yalnızca tenfiz kararı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesini doğru bulmamıştır. Kurul, bu tür taleplerde yabancı kararın kesin delil olarak kabul edilmesinin, yani tanımanın yeterli olabileceğine işaret etmiştir. Bu sonuç, sunulan yabancı kararın hiçbir inceleme yapılmadan kesin delil sayılacağı anlamına gelmez; tanıma şartları yönünden denetim yine zorunludur.
Miras dosyalarında en kritik tercih, tanıma mı tenfiz mi istendiğinin baştan doğru belirlenmesidir. Yabancı kararla mirasçı olduğu tespit edilen kişi, Türkiye’de yalnızca bu sıfatını ispat etmek istiyorsa tanıma yeterlidir ve karşılıklılık şartı aranmaz. Oysa aynı kişi yabancı kararda kendisine ödenmesine hükmedilen bir tutarı Türkiye’de tahsil etmek istiyorsa tenfiz gerekir ve karşılıklılık şartı devreye girer. Dilekçede iki kavramın birlikte ve ayrımsız kullanılması, dosyanın kısmen reddiyle sonuçlanır. Bu nedenle miras dosyalarında ilk işim, yabancı kararın hüküm fıkrasını satır satır ayırıp hangi satırın hangi yola konu olduğunu belirlemektir.
2017 yılında yapılan bu düzenleme, yabancı boşanma kararları bakımından mahkeme yolunun yanında idari bir yol açmıştır. Amaç, yurt dışında boşanan ve kararı Türkiye’de kayda işletmek isteyen kişileri dava açma zorunluluğundan kurtarmaktır. Ancak bu yol her dosyada kullanılamaz ve kullanıldığında da bütün sonuçları doğurmaz.
İki yol arasında seçim yaparken üç ölçüt belirleyicidir. Birincisi karşı tarafın tutumudur: birlikte başvuru mümkün değilse tescil yolu kapalıdır. İkincisi kararın içeriğidir: kararda nafaka, tazminat ya da velayet hükmü varsa ve bunların Türkiye’de uygulanması isteniyorsa tescil yetmez, tenfiz davası gerekir. Üçüncüsü ispat gücüdür: mahkeme kararıyla sağlanan tanıma, yabancı hükme Türkiye’de kesin hüküm ve kesin delil gücü kazandırır ve ileride açılacak mal rejimi ya da miras davalarında sağlam bir dayanak oluşturur. Bu nedenle yalnızca kaydın düzeltilmesi yeterli olmayacak dosyalarda, idari yol mümkün olsa dahi tanıma davası tercih edilebilir. Nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davalar ile bu iki yolun birbirine karıştırılmaması gerekir; kayıttaki yazım hatasının düzeltilmesi ile yabancı bir hükmün Türkiye’de geçerli kılınması farklı taleplerdir.
Tescil yolunun en çok gözden kaçan sonucu şudur: nüfus kaydı düzeltildiği için kişi sorunun tümüyle çözüldüğünü düşünür. Oysa yabancı kararda yer alan nafaka ya da tazminat hükmü Türkiye’de hâlâ icra edilemez durumdadır. Yıllar sonra bu alacağı tahsil etmek isteyen kişi, bu kez tenfiz davası açmak zorunda kalır ve kesinleşme belgelerini yeniden temin etmesi gerekebilir. Bu nedenle başvurudan önce yabancı kararın hüküm fıkrasının tamamının değerlendirilmesini, yalnızca medeni hâle ilişkin bölüme bakılmamasını öneririm.
İnternette bu soruya verilen cevapların çoğu tek bir sayı söyler. Oysa aynı mahkemede açılan iki tanıma davası, yalnızca karşı tarafın adresi farklı olduğu için birbirinden iki kat uzun sürebilir. Süreyi dört kalem belirler: belgelerin dosyaya eksiksiz sunulup sunulmaması, tebligatın yurt içine mi yurt dışına mı yapılacağı, karşı tarafın itiraz edip etmemesi ve kanun yoluna başvurulup başvurulmaması.
Birincisi, dava açılmadan önce bütün belgelerin tamamlanmasıdır. Kesinleşme belgesi, apostil ve tercüme hazır değilken açılan dava, ilk duruşmada kesin süreyle karşılaşır ve en az bir duruşma kaybedilir. İkincisi, karşı tarafın Türkiye’deki adres kaydının baştan araştırılmasıdır; adres kaydı varsa yurt dışı tebligat gerekmez ve dosya belirgin biçimde kısalır. Üçüncüsü, karşı tarafın dosyada vekille temsil edilmesinin sağlanmasıdır. Özellikle anlaşmalı boşanmaya dayanan tanıma dosyalarında karşı tarafın Türkiye’de bir vekile vekâlet vermesi, yurt dışı tebligat zincirini tümüyle ortadan kaldırır ve süreyi aylarca kısaltır. Bu üç önlem, dosyanın esasını değiştirmez ama takvimini değiştirir.
Bu başlıkta rakam vermekten kaçınmak gerekir; çünkü harç ve tarife tutarları her takvim yılı başında yeniden belirlenir ve internette yer alan eski tutarlar kısa sürede yanıltıcı hâle gelir. Buna karşılık ödenecek kalemlerin yapısı yıllar içinde değişmez. Dosyanızın maliyetini anlamak için bu yapıyı bilmek, bir rakam öğrenmekten daha işe yarar.
Harçlar Kanunu’na bağlı tarifeler her yıl yeniden değerleme oranı uygulanarak güncellenir ve yılın ortasında ek düzenleme yapılması da mümkündür. Bir rehberde yazılan tutar, kısa süre sonra gerçek maliyeti göstermez hâle gelir ve dosyasını buna göre planlayan kişi için yanıltıcı olur. Bu nedenle burada yalnızca hangi kalemlerin ödeneceği anlatılmakta, tutarlar için güncel resmî kaynaklara yönlendirme yapılmaktadır. Dosyanıza özgü maliyet hesabı, kararın konusuna, talebin para alacağı içerip içermediğine ve tebligatın yurt içine mi yurt dışına mı yapılacağına göre çıkarılabilir.
Tanıma tenfiz dilekçesi, kalıp bir metin olarak kullanıldığında dosyanın en zayıf halkası hâline gelir. Kanun dilekçenin içeriğini açıkça saymıştır ve bu sayımın dışında kalan hiçbir şey dosyayı güçlendirmez; buna karşılık sayılanlardan birinin eksik olması doğrudan eksiklik doğurur. Dilekçede dikkat edilmesi gereken asıl nokta, talebin tanıma mı tenfiz mi olduğunun ve hükmün hangi bölümüne ilişkin olduğunun açıkça yazılmasıdır.
Dilekçe örneği arayan kişilerin dikkat etmesi gereken bir nokta vardır: internette bulunan kalıp dilekçeler, çoğu zaman hem tanıma hem tenfiz talebini birlikte ve ayrımsız içerir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bu rehberde yer alan kararı, yalnızca boşanma statüsünü düzenleyen bir yabancı ilam için tenfize de hükmedilmesinin hükümde düzeltme gerektirdiğini göstermiştir. Bu nedenle kalıp metin kullanılacaksa, talep bölümünün yabancı kararın hüküm fıkrası okunarak yeniden yazılması gerekir. Yurt içindeki boşanma dosyaları için hazırlanmış bir boşanma dilekçesi örneği tanıma tenfiz davası için kullanılamaz; iki davanın hukuki dayanağı ve talep sonucu birbirinden tümüyle farklıdır.
Dilekçeye eklediğim ve çoğu kalıp metinde bulunmayan bir bölüm vardır: yabancı kararın hüküm fıkrasının satır satır çıkarıldığı bir çizelge. Her satırın karşısına o satırın tanıma mı tenfiz mi gerektirdiği yazılır. Bu çizelge hem mahkemenin işini kolaylaştırır hem de hükmün kapsamının tartışmasız belirlenmesini sağlar. Kısmi tenfiz talepli dosyalarda bu yöntem, hükmün hangi bölümünün dışarıda bırakıldığının açıkça anlaşılmasını sağladığı için kanun yolu aşamasında da işe yarar.
Aşağıdaki liste, reddedilen ya da aylarca uzayan dosyalarda tekrar eden sorunlardan çıkarılmıştır. Hiçbiri yabancı kararın içeriğiyle ilgili değildir; tamamı usul ve belge hatasıdır. Bu, tanıma tenfiz davalarının iyi haberidir: dosyanın kaderi büyük ölçüde hazırlık aşamasında belirlenir.
Olay. Uyuşmazlık, yabancı mahkemelerce verilmiş ve kesinleşmiş kararların Türk hukukundaki anlamıyla gerekçe içermemesi nedeniyle tenfiz edilip edilemeyeceğine ilişkindir. Yargıtay dairelerinin bir bölümünde gerekçesizlik kamu düzenine aykırılık sayılırken, diğer kararlarında yabancı yargılama usulünün Türk usul hukukuyla aynı olmasının aranamayacağı kabul edilmiştir. Bu farklılık üzerine içtihatların birleştirilmesi istenmiş; inceleme, salt gerekçe eksikliğinin 5718 sayılı MÖHUK’un 54. maddesindeki kamu düzeni engeli kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğiyle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla Kurul önünde belirli bir alacağın yeniden hesaplanması veya bir boşanma davasındaki kusurun belirlenmesi değil, yabancı hükümlerin Türkiye’de sonuç doğurmasına ilişkin genel bir ilke sorunu bulunmaktadır.
Kararda kamu düzeni incelemesi ile yabancı kararın esasının yeniden değerlendirilmesi arasındaki sınır özellikle açıklanmıştır. Tenfiz hâkimi, yabancı mahkemenin maddi hukuk bakımından doğru karar verip vermediğini denetleyen bir üst mahkeme değildir. Yabancı hükmün Türk hukukunun temel değerlerine, temel haklara ve vazgeçilmez adalet ilkelerine açıkça aykırı sonuç doğurması ayrı bir sorundur. Buna karşılık yalnızca gerekçenin bulunmaması, bu ağır aykırılığın varlığını kendiliğinden göstermez. Esasın yeniden incelenmesi yasağı, gerekçesizlik üzerinden dolanılarak yabancı uyuşmazlığın yeniden görülmesine dönüştürülemez; denetimin konusu, kanunun tanıdığı tenfiz koşulları içinde kalmalıdır.
İçtihatlar, kesinleşmiş yabancı mahkeme kararının salt gerekçesiz olmasının tenfizi engellemeyeceği yönünde birleştirilmiştir. Bununla birlikte karar, savunma hakkı verilmeden yürütülen yargılamalara koşulsuz geçerlilik tanımamaktadır. Tarafın iddia ve itirazlarını sunamadığı, usulüne uygun çağrılmadığı veya temel yargılama güvencelerinden yoksun bırakıldığı somut olarak ortaya konulabiliyorsa, ilgili tenfiz engelleri ayrıca değerlendirilir. Kararın uygulamadaki önemi, gerekçe eksikliği ile hukuki dinlenilme hakkı ihlalinin birbirine karıştırılmasını önlemesidir. Böylece kamu düzeni itirazının, Türk hukukundaki her emredici hükmü yabancı mahkeme kararına uygulayan sınırsız bir inceleme aracına dönüşmesi engellenmiştir.
Kurul, her mahkemenin kendi usul hukukunu uygulaması anlamına gelen lex fori ilkesinden hareket etmiştir. Yabancı mahkeme kararının ilam niteliği, kesinleşmesi ve gerekçesinin biçimi, kural olarak kararın verildiği ülkenin usul hukukuna göre belirlenir. Anayasa’nın bütün mahkeme kararlarının gerekçeli yazılmasını öngören düzenlemesi, Türk mahkemelerinin yargılama faaliyetini düzenler. Türk Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda gerekçenin içeriğine ilişkin olarak aranan unsurların tümünün yabancı ilamda da bulunmasını istemek, yabancı kararları Türk usul hukukunun şekil şartlarına tabi kılmak anlamına gelecektir. Bu yaklaşım, milletlerarası karar dolaşımının dayandığı sınırlı denetim sistemiyle bağdaşmaz.
Künye: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 10.02.2012, E. 2010/1, K. 2012/1.
Olay. Davacı, Almanya’da kendisinden kâr payıyla geri verilmek üzere para toplandığını, talebine rağmen ödeme yapılmadığını belirterek açtığı davada verilen alacak kararının Türkiye’de tenfizini istemiştir. Heilbronn Eyalet Mahkemesi, davalıdan 20.707,32 avronun faiziyle tahsiline karar vermiştir. Davalı ise hükmün önce adi postayla, daha sonra Lahey Sözleşmesi’ne uygun merkezi makam aracılığıyla tebliğ edildiğini; ikinci tebligattan sonra yaptığı itiraz ve temyiz başvurularının, ilk posta tebligatıyla kararın kesinleştiği gerekçesiyle reddedildiğini savunmuştur. Türk mahkemesi tenfiz koşullarını yeterli görerek davayı kabul etmiş, bozma sonrasında da önceki hükmünde direnmiştir.
Kurul, Türkiye ve Almanya’nın 1965 tarihli Lahey Tebligat Sözleşmesi’ne taraf olmalarını ve somut olayda doğrudan posta tebligatına ilişkin çekinceleri dikkate almıştır. Geçersiz posta tebligatı esas alınarak itiraz süresinin başlatılması, daha sonra merkezi makam aracılığıyla yapılan tebligatın yeni bir başvuru hakkı vermediğinin kabulü ve kanun yolu taleplerinin bu nedenle reddi, savunma hakkını ihlal etmektedir. Yabancı karar üzerinde kesinleşme açıklaması bulunması, dayanağı olan tebligatın geçerliliğine ilişkin somut itirazın araştırılmasını gereksiz kılmaz. Kesinleşme ve savunma hakkı, birbirinden bağımsız belgelerle sınırlı biçimde kontrol edilecek şekli ayrıntılar değil, tenfizin gerçek koşullarıdır.
Hukuk Genel Kurulu, tenfiz talebinin kabulüne ilişkin direnme kararını genişletilmiş gerekçeyle bozmuştur. Karar, yabancı ülkedeki her gıyabi hükmün tanınamayacağı şeklinde okunamaz; usulüne uygun davete rağmen savunma yapılmaması ile geçersiz tebligat nedeniyle kanun yolunun kapanması farklıdır. Bu ayrım, tenfize karşı savunmanın hangi işleme ve hangi hukuki sonuca yöneltildiğinin açıkça gösterilmesini gerekli kılar. İncelemenin ağırlık noktası, yabancı mahkemenin alacak hakkında isabetli karar verip vermediği değil, hükmün usulünce kesinleşip kesinleşmediği ve davalının etkili başvuru olanağından yoksun bırakılıp bırakılmadığıdır. Somut tebligat ve başvuru belgeleri bu nedenle sonuca doğrudan etki etmiştir.
Hukuk Genel Kurulu, yabancı yargılamaya davet ile kararın tebliğini ayrı ayrı incelemiştir. Dava dilekçesi ve eklerinin davalıya merkezi makam aracılığıyla ulaştırıldığı, Alman usul hukukuna göre savunma için süre verildiği ve cevap sunulmaması hâlinde gıyabi karar verilebileceğinin bildirildiği anlaşılmıştır. Bu nedenle, davalının kendisine tanınan imkânı kullanmaması sonucunda yokluğunda hüküm kurulması tek başına savunma hakkının ihlali sayılmamıştır. Ancak başlangıçta usulüne uygun davet yapılmış olması, sonradan verilen hükmün tebliğindeki eksikliği ortadan kaldırmaz. Kanun yoluna erişimin ayrıca güvence altına alınması gerekir; yargılamanın her aşaması kendi tebligat düzeni içinde değerlendirilmelidir.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 19.12.2019, E. 2017/130, K. 2019/1394.
Olay. Davacının annesi ile üvey babası, Wetzlar Mahkemesinin 18.06.2002 tarihli kararıyla boşanmış; yabancı karar 30.07.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Ancak Türkiye’de tanıma işlemi yapılmadan anne 07.08.2003 tarihinde ölmüştür. Daha sonra alınan mirasçılık belgesinde üvey baba da sağ kalan eş sıfatıyla mirasçı gösterilince, ölenin çocuğu yabancı boşanma kararının tanınmasını ve tenfizini istemiştir. İlk derece mahkemesi davacının taraf ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle istemi reddetmiş; Özel Daire ise mirasçılık durumunu etkileyen kararın tanınmasında davacının hukuki yararı bulunduğuna işaret etmiştir. Mahkemenin direnmesi üzerine uyuşmazlık Hukuk Genel Kurulunun önüne gelmiştir.
MÖHUK’un 59. maddesine göre tanınan yabancı ilamın kesin hüküm ve kesin delil etkisi, yabancı kararın kesinleştiği andan itibaren ortaya çıkar. Dolayısıyla tanıma sağlandığında eşler, ölüm tarihinden önce gerçekleşmiş yabancı kesinleşme tarihi itibarıyla boşanmış kabul edilir. Bunun mirasçılık sıfatını ve terekenin paylaşımını etkilemesi doğaldır. Kurul, nüfus kaydında evlilik sürüyor görünmesinin, ölümden önce kesinleşmiş boşanmanın diğer mirasçılar üzerindeki etkisini bertaraf edemeyeceğini belirtmiştir. Davacının talebi kabul edildiğinde elde edeceği sonuç kişisel ve doğrudan olduğundan, korunmaya değer hukuki yararın varlığı açıktır. Bu yarar, soyut bir hukuka uygunluk denetimi yapılması talebinden farklıdır.
Hukuk Genel Kurulu, aktif husumet yokluğu gerekçesiyle verilen ret kararında direnilmesini hukuka aykırı bularak hükmü bozmuştur. Bozma, yabancı kararın tüm tanıma koşullarının kendiliğinden gerçekleştiğine ilişkin nihai bir kabul anlamına gelmez; mahkemenin esas incelemeye geçmesini gerektirir. Kararın ilkesel değeri, tanımanın yeni bir medeni durum yaratmasıyla mevcut bir yabancı hükmün etkisinin kabul edilmesi arasındaki farkı açıklamasıdır. Ölenin mirasçısı, ölümden önce kesinleşmiş boşanma hükmünün tanınmasını isteyebilir. Böyle bir davada hukuki yarar, yabancı hükmün tarafı olma ölçütüyle değil, kararın tanınmasının başvuranın miras hakkı üzerindeki somut etkisiyle belirlenir.
Kurul, tanıma davasıyla boşanma davasının hukuki niteliğini ayırmıştır. Boşanma hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı olsa da eldeki istem, ölen kişinin evliliğinin yeni bir hükümle sona erdirilmesi değildir. Yabancı mahkemece önceden verilmiş ve ölümden önce kesinleşmiş boşanma hükmünün Türk hukukunda da sonuç doğurması istenmektedir. MÖHUK’un 52. maddesindeki hukuki yararı bulunan herkesin istemde bulunabilmesine ilişkin düzenleme, tanıma bakımından da uygulanır. Bu nedenle başvuru hakkını yalnızca yabancı davanın eş konumundaki taraflarıyla sınırlamak, tanımanın etkilediği diğer hak sahiplerini korumasız bırakacaktır. Davacının hukuki menfaatinin somut olarak incelenmesi gerekmektedir.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 30.11.2011, E. 2011/2-593, K. 2011/726.
Olay. Taraflar Hollanda Arnhem Aile Mahkemesinin kararıyla boşanmış ve karar 09.08.2004 tarihinde kesinleşmiştir. Buna rağmen birlikte yaşamayı sürdürmüşler, 2008 yılında ortak çocukları doğmuştur. Kadının 2017 yılında Türkiye’de yeniden boşanma davası açmasından sonra erkek, 2018 yılında Hollanda kararının tanınması ve tenfizi istemiyle başvurmuştur. İlk derece mahkemesi davayı kabul etmiş; bölge adliye mahkemesi ise yaklaşık on dört yıl sonra ileri sürülen talebin, devam eden beraberlik ve çocuğun soybağı üzerindeki etkileri nedeniyle dürüstlük kuralına aykırı olduğunu kabul ederek davayı reddetmiştir. Özel Dairenin bozması üzerine de aynı değerlendirmede direnilmiştir.
Kararda Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin uygulanma sınırı da belirlenmiştir. Dürüstlük kuralı, açık kanuni düzenlemeleri ve tanımanın hukuki sonuçlarını her somut olayda bertaraf eden genel bir ret sebebine dönüştürülemez. Tanıma hâkiminin görevi, MÖHUK’ta öngörülen koşulların bulunup bulunmadığını saptamaktır. Yabancı boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonraki fiili yaşamın, hukuken yeni bir evlilik kurulmuş gibi değerlendirilmesi bu görevin kapsamını aşar. Tanımanın geriye etkisi ile sonradan doğan çocuğun hukuki durumu arasındaki meseleler, kendi kuralları çerçevesinde ele alınmalıdır; tanıma talebinin sırf bu nedenle reddedilmesiyle çözülemez. Somut olayda kullanılan ret gerekçeleri kanuni incelemenin yerini almıştır.
Kurul çoğunluğu, birlikte yaşamaya devam edilmesi ve çocuk sahibi olunmasının davacının hukuki yararını ortadan kaldırmadığı sonucuna ulaşarak direnme kararını bozmuştur. Karar, evlilik birliğiyle ilgili bütün sonraki uyuşmazlıkların erkek lehine çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Ulaşılan sonuç, yabancı ilamın tanıma koşullarının incelenmesinin zorunlu olduğudur. Uygulama bakımından karar, yabancı boşanmanın uzun süre nüfusa işletilmemesiyle boşanma hükmünün geçerliliğini birbirinden ayırır. Ayrıca tanıma talebine karşı ileri sürülen hakkın kötüye kullanılması savunmasının, yalnızca geçen zamana veya tarafların sonradan sürdürdükleri fiili ilişkiye dayandırılamayacağını gösterir. Böylece medeni durumun farklı ülkelerde çelişkili görünmesinden doğan hukuki belirsizliğin giderilmesi mümkün olur.
Hukuk Genel Kurulu, yabancı boşanma kararının tanınması için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğini vurgulamıştır. Aile ve şahıs hukukuna ilişkin bu tür ilamlar bakımından, aradan uzun zaman geçmesi tek başına tanıma hakkını ortadan kaldırmaz. Yabancı mahkeme kararının verildiği ülkede boşanmış sayılan kişinin, Türkiye’deki hukuki durumunu bu kararla uyumlu hâle getirmekte yararı bulunmaktadır. Tarafların daha sonra fiilen beraber yaşamaları, yabancı mahkemenin önceden kesinleşmiş hükmünü kendiliğinden hükümsüz kılan bir olgu olarak değerlendirilemez. Çocuğun doğmuş olması da tanıma incelemesinin yerine yeni bir boşanma yargılaması geçirilmesine gerekçe oluşturmaz.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 18.10.2023, E. 2022/766, K. 2023/975.
Olay. Davacı, Almanya’da tescilli patentine tecavüz edildiği iddiasıyla yürütülen yargılama sonunda verilen iki masraf tespit kararının Türkiye’de tanınmasını ve tenfizini istemiştir. Kararlarda davalıların 19.243,23 avro ve 9.352,32 avro yargılama gideri ödemeleri öngörülmüştür. Davalılar, patentin Türkiye’de tescilli olmadığını, kendi faaliyetlerinin Almanya ile bağlantısının bulunmadığını ve yabancı mahkemenin yetkisiz olduğunu savunmuştur. Ayrıca masraf kararlarının ilam niteliğini, gerekçesini ve tebliğini tartışmışlardır. İlk derece mahkemesinin kabul kararı üzerine çıkan uyuşmazlık, masraf kararlarının dayandığı asıl patent hükmünün ülkesellik ilkesi bakımından Türk kamu düzenine aykırı olup olmadığı noktasında yoğunlaşmıştır.
Hukuk Genel Kurulu, masraf tespit kararlarının asıl hükmün fer’isi olduğunu, ancak ayrıca tenfiz konusu yapılabileceklerini kabul etmiştir. Asıl kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde bunun masraf kararlarına da etkisi bulunabilecektir. Bununla birlikte somut olayda Almanya’da verilen koruma hükmü, Türkiye’de tescilsiz bir patentin Türkiye’de kullanılmasını yasaklamamaktadır. Masraf kararlarının tenfizi de bu sonucu değiştirmez; yalnızca yargılama giderlerinin ödenmesine imkân verir. Böylece fikri mülkiyet hakkının ülkesel koruma alanı ile bu hakka ilişkin yabancı yargılamadan doğan para borcunun başka ülkede tahsili birbirinden ayrılmıştır. Ülkesellik itirazı somut sonuç üzerinden değerlendirilmiştir.
Kurul çoğunluğu, yabancı asıl kararın ülkesellik ilkesini ihlal etmediği ve masraf kararlarının tenfizine engel açık kamu düzeni aykırılığı bulunmadığı gerekçesiyle kabul yönündeki direnme kararını onamıştır. Karar, Türkiye’de tescil edilmeyen bütün yabancı patentlerin Türkiye’de korunacağı sonucunu doğurmaz. Kabul edilen, yabancı ülke sınırları içinde sağlanan korumadan kaynaklanan gider borcunun tenfiz edilebilmesidir. Bu yaklaşım, yabancı hükmün Türkiye’de meydana getireceği etkiyi belirlemenin önemini gösterir. Tenfiz talebinin yalnız masraflara yöneltildiği dosyalarda, asıl hükmün konusu ile istenen icra sonucunun ayrı ayrı açıklanması gerekir; aksi hâlde kamu düzeni incelemesi talep edilmeyen bir koruma sonucuna dayanılarak genişletilmiş olur.
Yabancı asıl kararda, davalı şirkete ait Türkçe ve İngilizce internet sitesindeki ürün tanıtımları değerlendirilmiştir. Alman mahkemesi, Almanya’da İngilizce metni anlayabilecek müşterilerin bulunduğunu, internetten doğrudan sipariş verilemese de şirketle iletişim kurulabildiğini ve Almanya’ya geçici olarak sevkiyat yapılamadığı açıklamasının gelecekte sevkiyat iradesini dışlamadığını kabul etmiştir. Bu çerçevede, Almanya’da tescilli patent için yine Almanya sınırları içinde koruma sağlanmıştır. Türk tenfiz hâkiminin, reklamların patent ihlali oluşturup oluşturmadığını yeniden tartışması ise esasın incelenmesi yasağına takılır. Somut incelemenin konusu, yabancı ülkedeki patent uyuşmazlığını yeniden çözmek değildir.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 03.06.2021, E. 2017/52, K. 2021/671.
Olay. Davacı, Frankfurt’ta noter huzurunda düzenlenen vasiyetnamenin açılıp okunmasını ve tereke hakkında önlem alınmasını istemiş; yargılama sırasında talebini tanıma ve tenfiz davası olarak değiştirmiştir. Sulh hukuk mahkemesinin görevsizlik kararı sonrasında dosyayı inceleyen asliye hukuk mahkemesi, Frankfurt am Main Tereke Mahkemesindeki vasiyetname açılış işlemini ihtilafsız yargı kararı sayarak tanıma ve tenfize hükmetmiştir. Oysa Alman makamına kesinleşme için yapılan başvuruya verilen cevapta, vasiyetname ile açılış protokolüne kesinleşme şerhi konulamayacağı, işlemin mahkemece verilmiş bir karar niteliğinde olmadığı bildirilmiştir. Uyuşmazlık, bu belgenin Türk hukukunda yabancı mahkeme ilamı olarak kabul edilip edilemeyeceğinde toplanmıştır.
Somut olayda, yetkili yabancı makamın verdiği cevap belirleyici olmuştur. Açılış işleminin mahkeme kararı olmadığı ve bu sebeple kesinleşme işlemi uygulanamayacağı açıklandığından, MÖHUK’un 50 ve devamındaki maddelerinde öngörülen tanıma ve tenfize elverişli bir ilamın bulunduğu kabul edilmemiştir. Çekişmesiz yargı kararlarının da tanınabilmesi, her çekişmesiz işlemin karar sayılmasını gerektirmez. Önce yabancı hukukta yargısal karar niteliği taşıyan bir işlemin mevcut olduğu saptanmalı, sonra diğer tanıma şartlarına geçilmelidir. Kurul böylece, kararın kamu düzenine uygunluğundan önce gelen ilam niteliği sorununun bağımsız önemini ortaya koymuştur. Belge eksikliği ile belgenin hukuken kesinleşmeye elverişli olmaması farklı meselelerdir.
Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu, kabul yönündeki direnme kararını bozmuştur. Görüşmelerde miras uyuşmazlıklarının münhasır yetki kapsamında olduğu veya hükmün düzeltilerek onanabileceği yönünde farklı görüşler ileri sürülmüş, ancak çoğunluk bu gerekçeleri benimsememiştir. Bu nedenle kararın, bütün yabancı miras kararlarının tanınmasını yasaklayan genel bir hüküm gibi sunulması isabetli değildir. Çoğunluğun dayanağı, somut açılış protokolünün verildiği ülke hukukunda ilam niteliği taşımamasıdır. Karar, yabancı vasiyetnamenin geçerliliği veya mirasçıların maddi hakları hakkında nihai hüküm kurmamakta; seçilen tanıma ve tenfiz yolunun, sunulan belgenin hukuki niteliğine uygun olup olmadığını belirlemektedir.
Hukuk Genel Kurulu, tanıma ve tenfizin ön koşullarını esas almıştır. Yabancı belgenin bir mahkeme bünyesinde düzenlenmiş olması, onun her durumda tanınabilir ilam niteliği taşıdığını göstermez. Belgenin hukuki niteliği ve kesinleşme kabiliyeti, düzenlendiği ülkenin usul hukukuna göre belirlenmelidir. Lex fori ilkesi, yabancı bir işlemin Türk hukukundaki benzer kuruma bakılarak yeniden nitelendirilmesine sınır çizer. Türk hukukunda vasiyetnamenin açılması üzerine mahkeme kararı verilmesi, Alman hukukunda karar sayılmayan açılış protokolünü kendiliğinden ilama dönüştürmez. Böyle bir değerlendirmede belgenin adı kadar, ilgili makamın belgeye bağladığı hukuki sonuç da incelenmelidir.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 06.11.2024, E. 2023/1038, K. 2024/538.
Olay. Davacı şirket, sattığı kumaşlardan doğan alacağını İngiltere Manchester Ticaret Mahkemesinde hükme bağlatmış ve yabancı kararların tenfizi için Türkiye’de dava açmıştır. Bu dava sürerken borçlu şirketin iflasına karar verilmesi üzerine tenfiz davası takipsiz bırakılmış, daha sonra açılmamış sayılmıştır. Alacaklı bu kez, İngiliz mahkeme kararlarına dayanan alacağının iflas masasına kaydedilmesini istemiştir. İflas masasının başvuruyu reddetmesi üzerine açılan kayıt kabul davasında, yabancı ilamların kesin delil olarak tanınması talep edilmiştir. Yerel mahkeme, kararların para ödenmesine ilişkin eda hükmü içerdiği ve tenfiz bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
Kurul, iflas masasına kayıt işleminin alacağın tahsili için tek başına yeterli olmadığını belirtmiştir. Kayıt, İcra ve İflas Kanunu’ndaki tasfiye sürecinin bir aşamasıdır; sıra, paylaşım ve diğer iflas işlemleri ayrıca yürütülür. Bu nedenle yabancı mahkeme kararına konu alacağın masaya kaydedilmesi, o ilamın doğrudan tenfizi anlamına gelmez. Tanınan karar, kayıt işleminin dayanağını oluşturabilir. Mahkemenin yapması gereken, yabancı hükmün tanıma koşullarını taşıyıp taşımadığını araştırmaktır. Kararın verildiği süreçte eski ve yeni MÖHUK hükümleri birlikte değerlendirilmiş olsa da açıklanan temel ayrım, kesin hüküm etkisiyle icra kuvvetinin farklı işlevlere sahip olmasıdır; her talep bu işlevine göre nitelendirilmelidir.
Hukuk Genel Kurulu, yalnızca tenfiz kararı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesini doğru bulmamış ve direnme kararını bozmuştur. Bu sonuç, sunulan yabancı kararın hiçbir inceleme yapılmadan kesin delil sayılabileceği anlamına gelmez. Tanıma şartları yönünden denetim yapılması zorunludur. Karar, yabancı mahkeme ilamına dayanılan davalarda istemin hukuki amacını belirlemenin önemini gösterir. Eda hükmünün tanınmasında başlı başına bir engel bulunmadığı gibi, her tanıma talebi de örtülü tenfiz sayılmaz. Böylece iflas tasfiyesinde alacağını ispatlamak isteyen kişinin, talep ettiği hukuki korumayla ilgisiz bir icra edilebilirlik koşuluna tabi tutulması önlenmiştir.
Hukuk Genel Kurulu, yabancı kararın ne amaçla ileri sürüldüğünü esas almıştır. Bir yabancı hükmün alacak ödenmesine ilişkin olması, o karardan yararlanılmak istenen her usuli işlemde mutlaka tenfiz kararı alınmasını gerektirmez. Tanıma, yabancı hükmün kesin hüküm veya kesin delil etkisini kabul eder; tenfiz ise buna icra edilebilirlik ekler. Somut olayda davacı, yabancı hükmün doğrudan cebri icraya konulmasını değil, iflas masasına kayıt için alacağın varlığının kesin delille belirlenmesini istemektedir. Bu talep, yabancı kararın içerdiği ödeme borcunun Türkiye’de bir icra emriyle derhâl tahsil edilmesiyle aynı hukuki sonucu doğurmamaktadır.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 27.05.2009, E. 2009/19-161, K. 2009/207.
Olay. Davacı, babasının Münih Asliye Hukuk Mahkemesince vesayet altına alındığını ve kendisinin vasi olarak atandığını belirterek yabancı kararın Türkiye’de tanınmasını ve tenfizini istemiştir. Talebin amacı, babasının yararına olan işleri Türkiye’de de yerine getirebilmektir. Kayseri Sulh Hukuk Mahkemesi, vesayetin Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girdiği görüşüyle davayı reddetmiştir. Özel Daire, kısıtlama kararıyla vesayetin yönetimine ilişkin işlemleri ayırarak ret gerekçesini tartışmış ve hükmü bozmuştur. Yerel mahkeme ise yabancı vesayet makamıyla Türk vesayet sisteminin görevlerinin karışacağı, yönetim ve denetim işlemlerinde belirsizlik doğacağı gerekçelerini de ileri sürerek önceki kararında direnmiştir.
Kurul, MÖHUK’un 51. maddesine göre görevli mahkemenin asliye mahkemesi olduğunu belirtmiştir. Görev kamu düzenine ilişkin dava şartı olduğundan mahkemece ve kanun yolu mercilerince yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınır. Görevsiz mahkemenin, yabancı kararın Türk kamu düzenine uygunluğu veya münhasır yetki engeli bakımından esas incelemesi yaparak ret kararı vermesi mümkün değildir. Önce görevli yargı merciinin belirlenmesi gerekir. Bu nedenle Kurulun yaptığı incelemede, yabancı vesayet kararının bütün tanıma koşullarını taşıyıp taşımadığı yönünde nihai bir sonuca ulaşılmamıştır. Usuli öncelik, maddi hukuk tartışmasının hangi mahkemede yürütüleceğini belirlemiş; dosyadaki diğer itirazların incelenmesini sonraki aşamaya bırakmıştır.
Hukuk Genel Kurulu, sulh hukuk mahkemesinin davaya bakmış olmasını hatalı bularak direnme kararını değişik gerekçeyle bozmuştur. Kararın asıl sonucu, yabancı vesayet kararının kesin olarak tanınması veya tanınmasının kesin olarak yasaklanması değildir. Bozmanın dayanağı görev eksikliğidir ve esasla ilgili diğer temyiz itirazları incelenmemiştir. Bu yönüyle karar, tanıma dosyalarında aktarılan Özel Daire görüşleriyle Hukuk Genel Kurulunun benimsediği gerekçenin ayrılmasını gerektiren önemli bir örnektir. Uygulamada yabancı vesayet kararının içeriğine yönelik kapsamlı tartışmaya geçmeden önce, istemin doğru dava türü olarak nitelendirilmesi ve görevli asliye mahkemesinde görülmesi sağlanmalıdır.
Hukuk Genel Kurulu, uyuşmazlığın bu maddi tartışmalarından önce görev sorununu ele almıştır. Yabancı kararın tanınması davası, Türkiye’de ilk defa vasi atanması isteminden farklı bir dava türüdür. İç hukukta vesayet makamının sulh hukuk mahkemesi olması, yabancı vesayet kararının tanınması talebini de kendiliğinden bu mahkemenin görevine sokmaz. Tanıma ve tenfiz için MÖHUK’un öngördüğü özel usul ve görev düzenlemesi esas alınmalıdır. Davanın konusundaki hukuki ilişkinin vesayet olmasıyla, mahkemeden talep edilen korumanın yabancı hükmün tanınması olması ayrı değerlendirme alanlarıdır. Mahkeme, uyuşmazlığın başlığından hareketle değil, talep sonucunun niteliğini belirleyerek görevini saptamalıdır.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 15.10.2019, E. 2017/1924, K. 2019/1060.
Olay. Davacı, İsveç Södertörns Mahkemesince verilen ve 09.06.2015 tarihinde kesinleşen boşanma kararının tanınmasını istemiştir. Yabancı ilamda tarafların boşanmalarına karar verilirken çocukları üzerindeki ortak velayetlerinin devam edeceği de düzenlenmiştir. Tarafların her ikisi Türk vatandaşıdır. Türk mahkemesi boşanmaya ilişkin kısmı tanımış, ancak ortak velayet düzenlemesini Türk kamu düzenine aykırı görerek bu bölüm yönünden talebi reddetmiştir. Ayrıca reddedilen velayet bölümü nedeniyle davalı yararına vekâlet ücretine hükmetmiştir. Davacının temyizi üzerine temel mesele, yabancı mahkemenin benimsediği ortak velayet modelinin tanımayı engelleyecek ağırlıkta bir kamu düzeni ihlali oluşturup oluşturmadığı olmuştur.
Daire, kamu düzeni müdahalesinin istisnai niteliğini esas almıştır. Yabancı hukukun Türk hukukuyla birebir örtüşmemesi veya bir iç hukuk hükmünden farklı sonuç doğurması, kendiliğinden açık kamu düzeni aykırılığı değildir. Somut olayda tarafların ortak velayet konusunda çekişmeleri bulunmadığı ve diğer tanıma koşullarının gerçekleştiği saptanmıştır. Ortak velayetin, Türk toplumunun temel yapısını ve vazgeçilmez çıkarlarını ihlal eden bir düzenleme olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu yaklaşım, velayet düzenlemesinin somut hukuki etkisini değerlendirmeyi zorunlu kılar. Yabancı kararın yalnızca modelinden hareket edilerek, çocuğun ve tarafların durumundan bağımsız genel bir ret gerekçesi oluşturulamaz.
Yargıtay, velayete ilişkin kısmın da tanınması gerekirken reddedilmesini bozma nedeni saymıştır. Asıl tanıma talebi kabul edilmiş olmasına rağmen ek nitelikteki velayet isteminin reddinden dolayı davalı lehine vekâlet ücreti verilmesi de hatalı bulunmuştur. Karar, bütün velayet uyuşmazlıklarında otomatik olarak ortak velayete hükmedilmesi gerektiğini söylemez. Benimsenen ilke, diğer koşulları taşıyan ve ortak velayet konusunda çekişme bulunmayan yabancı ilamın, bu düzenleme nedeniyle kamu düzenine aykırı sayılamayacağıdır. Türk vatandaşı eşlerin taraf olduğu bir dosyada bu sonuca ulaşılması, kamu düzeni ölçütünün vatandaşlık üzerinden genişletilmemesi gerektiğini de göstermektedir. Tanıma incelemesi, genel velayet tercihlerinden bağımsız hukuki koşullara bağlıdır.
Yargıtay, Türk Medeni Kanunu’nun velayet hükümlerini ve eşlerin eşitliğine ilişkin milletlerarası düzenlemeleri birlikte değerlendirmiştir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne ek 7 No.lu Protokol’ün 5. maddesindeki eşlerin evliliğin sona ermesi hâlinde de çocuklarıyla ilişkilerinde özel hukuk bakımından eşit hak ve sorumluluklara sahip olması ilkesi üzerinde durulmuştur. Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca temel haklara ilişkin milletlerarası sözleşmelerin uygulamadaki konumu da değerlendirmeye katılmıştır. Böylece yabancı velayet düzenlemesinin, yalnızca iç hukuktaki alışılmış karar biçiminden farklı olması nedeniyle reddedilemeyeceği kabul edilmiştir. İnceleme, velayetin toplum düzeniyle ilişkili bulunmasından daha somut bir aykırılık araştırmasını gerektirmektedir.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 04.12.2017, E. 2016/18674, K. 2017/13800.
Olay. Tarafların yabancı mahkemede anlaşmalı boşanmalarına karar verilmiş, ortak çocuk hakkında ortak velayet benimsenmiş ve çocuğun yerleşim yerinin anne yanı olduğu belirlenmiştir. Tarafların sunduğu ebeveyn planı kararın eki sayılmış; karar kesinleştikten sonra anne, plan çerçevesinde çocukla Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye’de açılan davada yabancı hüküm ile ebeveyn planının tanınması ve tenfizi yanında, velayetin değiştirilmesi veya kişisel ilişkinin yeniden düzenlenmesi de istenmiştir. İlk derece mahkemesi, yabancı yargılamada iki eşin aynı vekille temsil edilmiş olmasını kamu düzenine aykırı görerek tanıma ve tenfiz talebini reddetmiş; istinaf başvuruları da sonuç vermemiştir.
Somut dosyada tarafların anlaşmalı boşanma iradeleri, ebeveyn planının hükmün eki olması ve kararın kesinleşmesi birlikte değerlendirilmiştir. Çoğunluk, aynı vekille temsil edilmiş olmanın tek başına Türk toplumunun temel yapısını veya temel çıkarlarını ihlal ettiğinin söylenemeyeceğini kabul etmiştir. Böylece temsilin biçimi ile etkili savunma imkânının bulunmaması birbirinden ayrılmıştır. Bununla birlikte karar, menfaat çatışmasının hiçbir zaman önem taşımayacağına veya savunma hakkının araştırılmayacağına ilişkin genel bir muafiyet yaratmamaktadır. Ret için kullanılan otomatik kamu düzeni gerekçesi kaldırılmakta, diğer tanıma ve tenfiz koşulları yönünden yapılması gereken inceleme korunmaktadır. Somut ihlal iddiası ile soyut usul farklılığı aynı ağırlıkta değerlendirilemez.
Daire, bölge adliye mahkemesi kararını kaldırmış ve ilk derece mahkemesi hükmünü bozmuştur. Ayrıca velayetin değiştirilmesine ilişkin davanın, tanıma ve tenfiz davasının sonucunu beklemesi gerektiğinden ayrılmasına işaret etmiştir. Dolayısıyla bozma, çocuğun velayetinin doğrudan davacıya verilmesi anlamına gelmez. Karşı oyda, ortak temsilin menfaat çatışması ve hasma tebligat yasağı bakımından kamu düzenine aykırılık doğurduğu savunulmuş; çoğunluk bu yaklaşımı benimsememiştir. Kararın önemi, yabancı anlaşmalı boşanmanın tanınmasını Türk hukukundaki temsil uygulamasıyla özdeşleştirmeden ele alması ve mevcut yabancı hükmün etkisiyle sonradan istenen velayet değişikliğini ayrı usuli aşamalara bağlamasıdır.
Yargıtay çoğunluğu, yabancı mahkemedeki temsilin değerlendirilmesinde doğrudan Türk usul ve meslek kurallarının uygulanamayacağını belirtmiştir. Yabancı mahkeme, kural olarak kendi usul hukukunu uygular. Türk tanıma hâkiminin görevi, temsil modelini Türk yargılamasındaki bütün kurallarla yeniden karşılaştırarak yabancı davayı denetlemek değildir. İncelenecek mesele, kanundaki koşullar kapsamında savunma hakkının ihlal edilip edilmediği ve hükmün Türk kamu düzenine açıkça aykırı sonuç doğurup doğurmadığıdır. Bu ayrım, yabancı yargılamadaki her usul farklılığının temel hak ihlali olarak nitelendirilmesini engeller. Ortak temsil olgusu, somut yargılamanın niteliği ve tarafların oluşturduğu anlaşma çerçevesinden koparılamaz.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 13.03.2023, E. 2022/9092, K. 2023/978.
Olay. Davacı, Nijer Cumhuriyeti’nde Niamey Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 27.08.2018 tarihli evlat edinme kararının Türkiye’de tanınmasını ve tenfizini istemiştir. Türk mahkemesi, küçüğün evlat edinen tarafından en az bir yıl bakılmış ve eğitilmiş olması koşulunun açıkça gerçekleşmediğini belirlemiştir. Evlat edinmenin kamu düzeniyle ilgili olduğunu da vurgulayarak, yabancı hükmün MÖHUK’un 54. maddesi kapsamında Türk kamu düzenine açıkça aykırı olduğu sonucuna ulaşmıştır. Davacının istinaf başvurusu esastan reddedilince dosya temyize gelmiştir. Uyuşmazlık, Türk Medeni Kanunu’nun evlat edinmeye ilişkin bir maddi koşulunun yabancı kararda bulunmamasının tanımayı tek başına engelleyip engellemediğine ilişkindir.
Daire, ülkelerarası evlat edinme konusunda çocuğun yüksek yararını koruyan milletlerarası düzenlemelere de değinmiştir. İlgili Lahey Sözleşmesi’nin amacı, çocukların yararına uygun koruyucu tedbirler kurulmasıdır; sözleşmedeki evlat edinme koşullarında belirli süre bakım ve eğitim şartı aynı biçimde düzenlenmemiştir. Bu değerlendirme, somut yabancı karardaki her işlemin sözleşme kapsamında otomatik tanındığı anlamına gelmez. Esas alınan, çocuğun üstün yararı gözetilerek kamu düzeni incelemesinin yapılmasıdır. Türk hukukunda öngörülen bir yıllık sürenin bulunmamasını, başka değerlendirme yapmaksızın temel adalet ilkelerinin ihlaliyle eş tutmak isabetli değildir. Sürenin koruma amacı ile yabancı kararın doğurduğu aile bağının somut etkisi birlikte değerlendirilmelidir.
Yargıtay, yabancı hükmün belirtilen gerekçeyle kamu düzenine aykırı kabul edilemeyeceğine karar vererek bölge adliye mahkemesi kararını kaldırmış ve ilk derece hükmünü bozmuştur. Bozma, evlat edinmeye ilişkin bütün yabancı kararların koşulsuz tanınacağına dair bir ilke oluşturmaz. Yabancı ilamın niteliği, kesinleşmesi ve diğer kanuni koşullar bakımından yapılacak inceleme devam eder. Kararın önemi, çocuk yararının korunduğu milletlerarası aile hukukunda, iç hukuk koşullarının mekanik karşılaştırılmasıyla mevcut aile bağının reddedilmesini önlemesidir. Kamu düzeni itirazı, eksik görülen şartın adını belirtmekle değil, somut hükmün temel hukuk değerleri üzerinde yarattığı açık aykırılığı ortaya koymakla anlam kazanır.
Yargıtay, bir iç hukuk kuralının emredici olmasının, o kurala uymayan her yabancı hükmü kamu düzenine aykırı hâle getirmediğini belirtmiştir. Tanıma ve tenfizde kamu düzeni denetimi, yabancı ülkenin maddi hukukunu Türk hukukuyla bütünüyle aynılaştıran bir kontrol değildir. Yetkili yabancı hukukun farklı koşullar öngörmesi, tek başına dayanılmaz veya temel değerleri ihlal eden bir sonuç oluşturmaz. Bu nedenle ilk derece mahkemesinin evlat edinmenin kamu düzeniyle ilgili bulunmasından doğrudan ret sonucuna geçmesi yeterli görülmemiştir. İncelenmesi gereken, somut yabancı hükmün çocuğun ve aile ilişkisinin hukuki durumunda nasıl bir sonuç meydana getirdiğidir.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 09.03.2022, E. 2021/5783, K. 2022/2231.
Olay. Davada, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Türk vatandaşı ile Amerikan vatandaşı eşinin Illinois Eyaleti mahkemesi kararıyla gerçekleştirdikleri evlat edinmenin Türkiye’de tanınması ve tenfizi istenmiştir. İlk derece mahkemesi talebi kabul etmiş; kararın temyiz edilmesi üzerine yabancı ilamın belgeleri ve uygulanacak milletlerarası düzenlemeler incelenmiştir. Dosyada, evlat edinmenin ilgili Lahey Sözleşmesi’ne uygunluğunu gösteren yetkili makam belgesinin sunulmadığı, sözleşmenin uygulanma koşullarının yeterince belirlenmediği ve MÖHUK’un aradığı onay ile kesinleşme belgeleri bakımından eksiklikler bulunduğu görülmüştür. Yargıtay’ın incelemesi, evlat edinmenin maddi koşullarından önce belgesel ön şartların nasıl tamamlanacağı üzerinde yoğunlaşmıştır.
MÖHUK bakımından yabancı ilamın usulüne uygun onaylı aslı veya yetkili yargı organınca onaylı örneği, onaylı tercümesi ve kesinleşmeyi gösteren yetkili makam belgesi önem taşımaktadır. Kararın kesinleşmiş olması tanımanın ön koşuludur ve mahkemece kendiliğinden gözetilir. Bununla birlikte giderilebilir belge eksikliği saptandığında, davayı hemen reddetmek veya eksiklikleri görmezden gelerek kabul etmek yerine tamamlama usulü işletilmelidir. HMK’nın 115. maddesi uyarınca uygun kesin süre verilmesi ve süresinde tamamlanmamanın sonucunun açıklanması gerekir. Bu yöntem, tanıma için aranan güvenceleri korurken, tamamlanabilir bir eksiklik yüzünden mahkemeye erişimin gereksiz yere kısıtlanmasını da önler. İbraz edilecek belgeler açıkça belirlenmelidir.
Yargıtay, eksiklikler giderilmeden davanın kabulünü eksik inceleme sayarak hükmü bozmuştur. Mahkemenin davacıya gerekli belgeleri sunması için uygun imkân ve kesin süre vermesi, ardından oluşan dosya üzerinden karar kurması istenmiştir. Karar, apostil veya diğer onay işlemlerinin kesinleşme şartıyla aynı anlama gelmediğini de uygulama bakımından görünür kılar. Bir belgenin resmiyetinin doğrulanmasıyla o belgenin kanun yolu bakımından kesinleşmiş olması ayrı konulardır. Ayrıca evlat edinmenin çocuğun yararına olduğu düşüncesi, yabancı hükmün niteliğini ve kesinliğini gösteren belgelerin tamamen atlanmasına izin vermez. Yargılamanın sağlıklı tamamlanması, eksikliklerin usulüne uygun şekilde giderilmesine bağlıdır.
Daire, Lahey Sözleşmesi kapsamındaki uygunluk belgesi ile genel tanıma ve tenfiz usulündeki belgelerin işlevlerini ayırmıştır. Sözleşmenin uygulanma alanı ve yetkili makamın tevsiki belirlenmeden, kararın sözleşme uyarınca tanınması sonucu doğrudan kabul edilemez. Böyle bir dayanak ortaya konulamadığında MÖHUK hükümleri çerçevesinde inceleme yapılmalıdır. Kararda, kararın verildiği devletin sözleşmeye taraf olup olmadığının da yeterince saptanmadığı belirtilmiştir; bu anlatım, o devletin sözleşmeye taraf olmadığına ilişkin genel bir tespit değildir. Somut dosyada hangi hukuki tanıma yoluna dayanıldığının ve bu yolun belgelerinin belirlenmesi gerektiği açıklanmıştır. Farklı tanıma rejimleri belgesel koşulları göz ardı edilerek birleştirilemez.
Künye: Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, 27.11.2019, E. 2019/4986, K. 2019/10588.
Olay. Türk vatandaşı davacı, Alman vatandaşı eşiyle Moers Yerel Mahkemesi Aile Mahkemesinde boşandıklarını ve kararın kesinleştiğini bildirerek bu hükmün Türkiye’de tanınmasını istemiştir. İlk derece mahkemesi, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 27/A maddesindeki düzenleme gereğince davacının gerekli belgelerle tek başına nüfus müdürlüğüne başvurabileceğini belirtmiştir. İdari yolla kayıt işlemi yapılabilecek olması nedeniyle mahkemede dava açmakta hukuki yararı bulunmadığı sonucuna ulaşarak talebi reddetmiştir. İstinaf başvurusunun da esastan reddedilmesi üzerine dosya Yargıtay önüne gelmiştir. Temel sorun, idari tescil yolunun tanıma davasından önce tüketilmesi gereken zorunlu bir başvuru sayılıp sayılmayacağıdır.
Daire, idari başvurunun taraflara sunulan seçimlik bir hak olduğunu kabul etmiştir. Davacı, yabancı boşanmanın Türk hukukunda sonuç doğurmasını mahkeme kararıyla sağlamak isteyebilir. Bu tercihin kullanılabilmesi, önce nüfus idaresinden ret cevabı alınmasına bağlı değildir. Kanunun belirli şartlarda tek taraflı başvuruya izin vermesi de bu sonucu değiştirmez. Hukuki yarar, kişinin talep ettiği yargısal korumanın somut medeni durumuna etkisi üzerinden değerlendirilmelidir. Mahkeme yolunu kapatan açık bir düzenleme olmadan, alternatif idari çözümün bulunması gerekçesiyle talebin usulden reddedilmesi, seçimlik olarak tanınan bir yolu zorunlu hâle getirir. Bu durum, kanunun düzenlemediği bir başvuru sırasının yargısal yorumla oluşturulması sonucunu doğurur.
Yargıtay, hukuki yarar yokluğuna dayanan ret hükmünü bozmuştur. Karar, idari makamların bütün yabancı hükümlerin parasal veya velayete ilişkin sonuçlarını da yerine getirebileceği anlamına gelmemektedir; eldeki sorun yabancı boşanma hükmünün tanınması için mahkemeye başvurulabilmesidir. Uygulamadaki önemi, nüfus tescilinin kolaylaştırılmasının yargısal korumayı daraltan bir gerekçeye dönüştürülemeyeceğini açıklamasıdır. Tanıma davasında mahkeme, idari yolun varlığından hareketle incelemeyi sona erdirmek yerine, MÖHUK’un öngördüğü koşulları değerlendirmelidir. Böylece idari tescil ile yargısal tanıma arasındaki ilişki, zorunlu ön başvuru düzeni olarak değil, kanunun tanıdığı farklı başvuru imkânları çerçevesinde kurulmuştur.
Yargıtay, ilgili nüfus mevzuatındaki düzenlemenin amacını ve MÖHUK ile ilişkisini incelemiştir. Yabancı ülke adli veya idari makamlarınca verilen belirli medeni durum kararlarının, kanunda sayılan koşullarla doğrudan nüfus kütüğüne tescil edilebilmesi için idari bir kolaylık getirilmiştir. Ancak bu kolaylığın varlığı, kanunda açıkça öngörülmediği hâlde dava açma hakkına yeni bir ön şart eklenmesine dayanak oluşturmaz. Tanıma davası açılabilmesi için idari başvuru yolunun tüketilmesini zorunlu kılan bir dava şartı bulunmamaktadır. İdari işlemin yapılabilir olması ile yargısal korumaya başvurma hakkının mevcut olmaması birbirinden farklıdır; mahkeme bu iki sonucu aynılaştırarak hukuki yarar incelemesi yapamaz.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 27.06.2022, E. 2022/5479, K. 2022/6321.
Olay. Davacı, Fransa’da verilen boşanma kararının kesinleştiğini belirterek Türkiye’de tanınmasını istemiştir. Davalı kadın ise yabancı davadan ve duruşmalardan haberdar olmadığını, kendisine savunma imkânı verilmediğini ve hükmün kamu düzenine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. İlk derece mahkemesi, yabancı karar üzerinde kesinleşme şerhi bulunmasını esas almış; bu belgenin aksini davalının ispatlaması gerektiğini ve yeterli karşı delil sunulmadığını kabul ederek tanıma kararı vermiştir. Davalının istinafı üzerine bölge adliye mahkemesi, yabancı ilamda kadına tebligat yapılmadığının belirtildiğini saptamış ve ilk derece kararını kaldırarak davayı reddetmiştir. Davacı bu kez temyiz yoluna başvurmuştur.
Bölge adliye mahkemesi, davalının haberdar edilmediğine ilişkin itirazını soyut bir iddia olarak değerlendirmemiştir. Yabancı kararın kendi içeriğinde tebligat yapılmadığının belirtilmiş olması, ret gerekçesinin somut dayanağını oluşturmuştur. Bu durumda yalnızca kesinleşme şerhine dayanılarak bütün ispat yükünün davalıya bırakılması yeterli görülmemiştir. Savunma hakkı itirazı, hükmün içerdiği kayıtlar da dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Tanıma incelemesinde yabancı davanın esası yeniden görülmez; buna karşılık tarafın o davaya katılabilme ve kendisini savunabilme olanağının bulunup bulunmadığı kanuni koşullar içinde araştırılır. Somut karar, esasın denetlenmesi yasağıyla savunma hakkı denetiminin farklı işlevlere sahip olduğunu göstermektedir.
Yargıtay, davanın reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararını usul ve kanuna uygun bularak onamıştır. Onama, yabancı boşanmanın maddi sebeplerinin Türk hukukuna uygun görülmemesine dayanmamaktadır. Belirleyici husus, davalının yabancı yargılamadan haberdar edilmemesi ve savunma hakkının kısıtlanmasıdır. Karar, tanıma talebinde bulunan taraf açısından kesinleşme belgesinin yanında tebligat ve temsil durumunun da önem taşıdığını ortaya koyar. Davalı açısından ise hangi çağrı veya bildirimin yapılmadığının, dosyadaki hangi kayıtların bunu gösterdiğinin açıklanması savunmanın etkinliğini artırır. Yargısal denetimin odağı, yabancı boşanma hükmünün doğruluğundan çok, kanunda korunan usuli güvencelerin sağlanıp sağlanmadığıdır; onamanın kapsamı bu çerçevede anlaşılmalıdır.
Uyuşmazlık, yabancı mahkemenin kendi usul hukukunu uygulama yetkisi ile tanıma için korunması gereken savunma hakkının sınırında ortaya çıkmıştır. Davacı, Fransız yargısında yürütülen işlemlerin o ülke kanunlarına göre değerlendirilmesi gerektiğini, bunların hukuka aykırı olup olmadığının yine yabancı yargıda tartışılabileceğini savunmuştur. Ancak MÖHUK’un 54. maddesindeki savunma hakkına ilişkin koşul, yabancı hükmün Türkiye’de etkili olması bakımından ayrıca denetlenir. Yabancı mahkemenin kesinleşme açıklaması bulunması, kanunun açıkça tanıdığı bu itiraz alanını ortadan kaldırmaz. Böylece lex fori ilkesi, temel yargılama güvencelerinin Türkiye’de hiçbir şekilde incelenemeyeceği anlamında yorumlanamaz; kanuni denetimin kapsamı korunur.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 01.04.2024, E. 2024/108, K. 2024/2251.
Olay. Davacı, yabancı mahkemenin boşanma, velayet ve nafakaya ilişkin hükmünün Türkiye’de tanınmasını ve tenfizini istemiştir. Yabancı karar 11.11.2008 tarihinde kesinleşmiş; üç çocuğun anneyle yaşaması ve bakım ile yetiştirme giderlerine katkı olarak baba tarafından çocuk başına aylık 200 avro ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türk mahkemesi ise nafakanın tedbir, iştirak veya yoksulluk nafakası olduğunun açıklanmadığını, mahiyetinin belli olmadığını belirterek bu bölüm yönünden talebi reddetmiştir. Temyiz incelemesinde uyuşmazlık, yabancı hükümde Türk hukukunun kullandığı nafaka adlarının bulunmamasının, parasal yükümlülüğün niteliğinin belirlenmesine engel olup olmadığı üzerinde yoğunlaşmıştır. Ayrıca velayet isteminin kapsamı da değerlendirilmiştir.
Daire, tanıma ve tenfizde hukuki yararı bulunan kişinin başvuru hakkını ve karşı tarafın ileri sürebileceği kanuni itirazları da hatırlatmıştır. Yabancı kararın uygulanmış olması veya uygulanmasına engel bir sebep ortaya çıkması gibi savunmaların incelenmesi mümkündür. Ancak dosyada kullanılan ret gerekçesi, bu tür bir engelin tespitine değil, yalnızca nafakanın Türk hukukundaki adının yazılmamasına dayanmaktadır. Yabancı kararın anlamlandırılması, onun esasını yeniden incelemekle karıştırılmamalıdır. Mahkemenin hükümdeki yükümlülüğün niteliğini belirlemesi gerekir; böyle bir belirleme yapılması, yabancı hâkimin takdir ettiği nafaka miktarının yeniden değerlendirilmesi anlamına gelmez. İlke, yabancı hukuk terminolojisi farklılığının haksız bir tanıma engeline dönüşmesini önler.
Yargıtay, iştirak nafakasına ilişkin bölümün tenfizi gerekirken reddedilmesini bozma nedeni saymış, hükmün temyize konu diğer kısımlarını ise onamıştır. İnceleme tarihinde iki çocuğun ergin olduğu ve usulüne uygun açılmış bağımsız bir velayet davası bulunmadığı da diğer itirazların değerlendirilmesinde dikkate alınmıştır. Dolayısıyla karar, velayet konusunda yeni bir düzenleme yapılmasıyla nafaka hükmünün tenfiz edilmesini birbirinden ayırır. Uygulamada yabancı ilamın Türkçe çevirisi değerlendirilirken yalnız kurum adlarına değil, hükmün kurduğu yükümlülüğün içeriğine bakılması gerekir. Belirli bir çocuğun bakımına katılma amacı açıkça anlaşılan bir ödeme, sırf farklı terimlerle ifade edildiği için hukuki nitelikten yoksun sayılamaz; inceleme hükmün gerçek içeriğine dayanmalıdır.
Yargıtay, yabancı ilamın hüküm içeriğini inceleyerek ödemenin hangi ihtiyacı karşıladığını belirlemiştir. Çocukların anneyle yaşayacakları, babanın her çocuk için aylık ödeme yapacağı ve ödemenin bakım ile yetiştirme masraflarına katkı amacı taşıdığı açıkça düzenlenmiştir. Bu içerik, Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesindeki iştirak nafakasının işleviyle örtüşmektedir. Yabancı hükümde teknik olarak iştirak nafakası teriminin kullanılmaması, kararın belirsiz veya icra edilemez olduğu sonucunu doğurmaz. Önemli olan, borçlu ile alacaklının, ödeme miktarının ve yükümlülüğün amacının belirlenebilir olmasıdır. Somut kararda bu unsurların açık olması karşısında nafakanın niteliği konusunda duraksama görülmemiştir.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 16.10.2017, E. 2016/23216, K. 2017/11027.
Olay. Taraflar İsviçre Zofingen Mahkemesinin 1990 tarihli kararıyla boşanmış, çocuğun velayeti anneye verilmiş ve çocuk yararına aylık 1.000 İsviçre frangı nafakaya hükmedilmiştir. Ödenmeyen nafakalar için İsviçre’de takip yapılmış, borçlunun itirazı üzerine Aarau Mahkemesince takibin yürütülmesini sağlayan karar verilmiş ve sonraki başvuru da reddedilmiştir. Borçlunun Türkiye’ye dönmesi üzerine anne bu kararın tenfizini istemiştir. Davalı, çocuğun ergin olduğunu, annenin talep hakkı bulunmadığını, nafaka borcunun kalmadığını ve ilamın zamanaşımına uğradığını savunmuştur. İlk derece mahkemesi, kesinleşmeden itibaren yirmi yılı aşkın süre geçtiği gerekçesiyle başlangıçta davayı zamanaşımından reddetmiştir.
Daire, MÖHUK’un 55. maddesinin ikinci fıkrasına dayanmıştır. Bu hüküm, tenfiz şartlarının bulunmadığı yanında yabancı ilamın yerine getirildiğinin veya yerine getirilmesine engel bir sebep ortaya çıktığının da ileri sürülebilmesine imkân tanır. Davalının zamanaşımı def’i bu kapsamda değerlendirilmiştir. Mahkemenin savunmayı ön sorun olarak incelemesi ve ulaşacağı sonuca göre hüküm kurması gerekirken, yalnızca genel tanıma koşullarının gerçekleştiğini belirtmesi yeterli görülmemiştir. Böylece ilamın esasındaki nafaka hakkını yeniden belirlemekle, hükmün yerine getirilmesine karşı ileri sürülen engeli değerlendirmek arasında ayrım yapılmıştır. Tenfiz yargılamasının sınırlı olması, kanunun açıkça izin verdiği itirazların cevapsız bırakılmasını haklı kılmaz; gerekçede bu savunmaya karşılık verilmelidir.
Yargıtay, bölge adliye mahkemesi kararını kaldırmış ve ilk derece mahkemesinin kabul hükmünü bozmuştur. Ancak nafaka alacağının gerçekten zamanaşımına uğradığına doğrudan karar vermemiştir; bozma, savunmanın değerlendirilmemesine dayanmaktadır. Karar bu nedenle, her yabancı nafaka ilamının belirli bir süre geçince kendiliğinden reddedileceği şeklinde okunamaz. Somut def’in hangi alacağa, hangi zaman dilimine ve hangi yerine getirme engeline ilişkin olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. İlkesel sonuç, revizyon yasağının, yabancı ilamın icrasına yönelik savunmaları kategorik olarak dışlayan bir kurala dönüştürülemeyeceğidir. Mahkeme, yabancı hükmün doğruluğunu yeniden tartışmaksızın, kanuni itirazın gerçek kapsamını belirleyip buna göre gerekçeli karar vermekle yükümlüdür.
Bölge adliye mahkemesi, tenfiz hâkiminin yabancı kararı esastan inceleyemeyeceği gerekçesiyle ilk hükmü kaldırmıştır. Bunun üzerine ilk derece mahkemesi, yabancı ilamın kesinleşmiş ve onaylı örneğiyle tercümesinin sunulduğunu, MÖHUK’un 54 ve 58. maddelerindeki şartların gerçekleştiğini belirterek bu kez talebi kabul etmiştir. İkinci istinaf incelemesinde kabul kararı korunmuştur. Böylece dosyada yalnızca süre hesabının sonucu değil, ileri sürülen zamanaşımı savunmasının tanıma ve tenfiz yargılamasında incelenip incelenemeyeceği temel hukuki mesele hâline gelmiştir. Yargıtay, esasın yeniden incelenmesi yasağının bu savunmanın tamamen değerlendirme dışı bırakılmasına gerekçe yapılıp yapılamayacağını ele almıştır.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 13.05.2024, E. 2023/4393, K. 2024/3361.
Olay. Davacı, Arnavutluk Kruja Mahkemesinin satış ilişkisine dayanan ve 2008 yılında kesinleşen ilamının Türkiye’de tenfizini istemiştir. Davalı şirket, alacağın zamanaşımına uğradığını, Arnavutluk mahkemelerinin yetkisinin kabul edilmediğini ve karşılıklılık koşulunun bulunmadığını ileri sürmüştür. Dosyada ayrıca davalı şirketin ticaret sicilinden silinmiş olduğu ortaya çıkmıştır. İlk tenfiz kararına ilişkin tebligatlar, şirketin tüzel kişiliğinin bulunmadığı dönemde yapılmış; şirket sonradan ihya edilmiştir. İlk kararın kesinleştiği kabul edilerek kanun yolu başvurusunun reddedilmesi üzerine, şirketin hukuki varlığı ve taraf teşkili sorunu önceki bozma incelemesinin temelini oluşturmuştur. Bu usuli aşama tamamlanmadan yabancı ilamın koşullarına ilişkin inceleme yeterli görülmemiştir.
Bozmaya uyularak yapılan yargılamada mahkeme, yabancı kararın onaylı örneği, kesinleşme şerhi ve diğer belgelerin sunulduğunu; yabancı ilamın tenfizine engel bir koşul bulunmadığını kabul etmiştir. Ayrıca tenfiz isteminin belirli bir dava açma süresine bağlı olmadığı, ileri sürülen zamanaşımı itirazlarının icra aşamasında değerlendirileceği yönünde gerekçe kurmuştur. Davalı bu değerlendirmeyi, yabancı mahkemenin yetkisini ve uygulanması gereken hukuku tartışmış; davacı da lehine kabul kararı verilmesine rağmen zamanaşımına ilişkin gerekçeye itiraz etmiştir. Yargıtay, bozma ilamına uygun karar verilmiş olmasını ve dosyadaki değerlendirmeyi esas alarak tarafların temyiz itirazlarını yerinde bulmamıştır. Böylece somut tenfiz hükmü korunmuştur.
Daire, yabancı ilamın tenfizine ilişkin kabul kararını onamıştır. Bu sonuç, bütün yabancı ilamlarda zamanaşımı itirazının hiçbir biçimde incelenemeyeceği şeklinde genellenmemelidir; kararın dayandığı önceki bozma, taraf teşkili ve somut gerekçe birlikte okunmalıdır. Başlıca usuli ilke, hukuken mevcut olmayan şirkete yapılan tebligatla kesinleşme ve kanun yolu süresi sonucu yaratılamayacağıdır. Ayrıca yabancı alacağın yeniden esas yönünden değerlendirilmesiyle, tenfiz ve icra aşamalarının kendilerine özgü itirazları ayrılmalıdır. Dosyanın bütünü, yabancı kararın geçerliliği kadar Türkiye’deki yargılamanın da usulüne uygun yürütülmesinin önemini ortaya koymaktadır; ihya sonrasında tarafın savunma imkânı fiilen sağlanmalıdır.
Önceki bozma kararında, tüzel kişiliğin bulunmadığı dönemde gönderilen dava dilekçesi ve gerekçeli karar tebligatlarının geçerli kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Şirketin ihyasının kesinleşmesiyle yeniden tüzel kişilik kazanması, daha önceki geçersiz tebligatları geriye dönük olarak usulüne uygun hâle getirmez. Taraf teşkilinin sağlanması ve savunma hakkının gerçekten kullandırılması gerekir. Bu nedenle tenfiz davasının kendisindeki tebligat düzeni, yabancı mahkeme yargılamasındaki tebligatlardan ayrı bir inceleme alanıdır. Yabancı hükmün usulüne uygun verilmiş olması, Türkiye’de yürütülen tanıma ve tenfiz davasının taraf ehliyeti ve hukuki dinlenilme sorunlarını ortadan kaldırmaz. Dosya, bu ayrımın somut önemini göstermektedir.
Künye: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 03.04.2024, E. 2023/5286, K. 2024/2733.
Olay. Davalının işlettiği otelde kalan bir müşteri, çimenlik alanda yürürken kapağı kapatılmamış yaklaşık doksan santimetre derinlikteki tesisat bölümüne düşerek ayak bileğinden yaralanmıştır. Müşteri, tatili organize eden şirkete İngiltere’de dava açmış; şirket de İngiliz usulündeki üçüncü tarafa yöneltilen tazminat talebiyle otel işletmesini yargılamaya dâhil etmiştir. Organizatör şirket, müşterinin zararını ödediğini ve Manchester Mahkemesince otel işletmesinin kendisine 158.638,57 İngiliz sterlini ödemesine hükmedildiğini belirterek tenfiz istemiştir. Davalı ise karşılıklılık, yetki, bilirkişi incelemesi, tazminatın kapsamı, kesinleşme ve savunma hakkı yönlerinden birçok itiraz ileri sürmüştür. İlk derece mahkemesi talebi kısmen kabul etmiştir.
Yargıtay, tenfizi istenen kararın taraflara tebliğ edilip edilmediğinin dosyadan anlaşılamaması nedeniyle davalının savunma hakkının kısıtlanmış olmasını ret için belirleyici kabul etmiştir. Bölge adliye mahkemesinin diğer gerekçelere de yer vermesini ise doğru bulmamıştır. Böylece Türk Borçlar Kanunu’ndaki tazminat yaklaşımıyla yabancı hükmün yeniden karşılaştırılmasına dayanan açıklamalar, onamanın esas dayanağı olmaktan çıkarılmıştır. Karar, yabancı yargılamada üçüncü kişi olarak adlandırılmanın her durumda taraf olunmadığı anlamına geldiğine veya yüksek masraf tutarının kendiliğinden kamu düzenine aykırılık oluşturduğuna ilişkin genel ilke kurmamaktadır. Somut tebligat ve savunma sorunu ile maddi uyuşmazlığa ilişkin değerlendirmeler ayrı tutulmuştur; onamanın kapsamı bu ayrımla anlaşılır.
Daire, sonucu doğru bulduğu ret kararını HMK’nın 370. maddesi kapsamında gerekçesini değiştirerek düzeltilmiş biçimde onamıştır. Bu sonuç, temyizde yalnız hüküm fıkrasının değil, hangi gerekçenin benimsendiğinin de dikkatle okunmasını gerektirir. Kararın uygulamadaki değeri, yabancı tazminat ilamını Türk maddi hukukuna göre yeniden yargılamakla savunma güvencelerinin korunmasını birbirinden ayırmasıdır. Tenfiz talebinde yabancı davanın tarafları, karara ulaşan usul ve tebliğ belgeleri açıkça ortaya konulmalıdır. Buna karşılık bir ret hükmünün onanmış olması, alt mahkemenin sıraladığı bütün maddi hukuk itirazlarının Yargıtay tarafından kabul edildiği şeklinde sunulmamalıdır. Gerekçe değişikliği, emsalin gerçek hukuki sınırını doğrudan belirlemiştir.
Bölge adliye mahkemesi, kabul hükmünü kaldırarak davayı reddetmiştir. Ret gerekçesinde, yabancı kararda davalının üçüncü kişi olarak gösterilmesi, duruşma yapılmaması, hükmün tebliğinin anlaşılamaması, ödeme ve zarar konusundaki belirsizlikler ile Türk tazminat hukukuna ilişkin değerlendirmeler birlikte kullanılmıştır. Davacı şirket bu kararı temyiz etmiştir. Dosyada sorun, yabancı usulün ve tazminat değerlendirmesinin Türk hukukundan farklılığının hangi ölçüde tenfiz engeli oluşturabileceği kadar, ret kararının hangi somut gerekçeye dayanması gerektiğidir. Yargıtay’ın incelemesi, hükmün sonucunu korurken gerekçedeki sınırı belirlemesi bakımından önem taşımaktadır. Alt mahkemenin kullandığı bütün açıklamalar kanun yolu merciince aynı ölçüde benimsenmemiştir.
Künye: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 31.05.2022, E. 2021/1358, K. 2022/2968.
Olay. Davacı erkek, Almanya Eschweiler Mahkemesinin boşanma kararının Türkiye’de geçerli olmasını ve nüfus kayıtlarına işlenmesini istemiştir. Yabancı hüküm 10.01.2017 tarihinde kesinleşmiş; davacı onaylı karar örneğini, tercümesini ve apostil şerhini dosyaya sunmuştur. İlk derece mahkemesi davayı kabul ederek yabancı ilamın hem tanınmasına hem tenfizine hükmetmiştir. Davalı, yabancı kararda icra edilebilecek bir yükümlülük bulunmadığını belirterek özellikle tenfiz kısmına karşı istinaf yoluna başvurmuştur. Bölge adliye mahkemesi bu itirazı yerinde görmüş, hükümdeki tenfiz ibaresini çıkarmış ve tanıma sonucunu korumuştur. Sonraki temyizde tanımanın koşulları ve vekâlet ücreti tartışılmıştır.
Davalı temyizde, tebligat işlemlerine ilişkin itirazları yanında, istinafta tenfiz ibaresinin çıkarılması nedeniyle lehine vekâlet ücreti verilmesi gerektiğini de ileri sürmüştür. Yargıtay, tanıma yönünden kurulan sonucu hukuka uygun bulmuş; bölge adliye mahkemesinde duruşma açılmadan karar verilmesi nedeniyle istinaf eden lehine ayrıca vekâlet ücretine hükmedilmemesini de doğru kabul etmiştir. Bu değerlendirme, yabancı boşanma hükmünün tanınmasını bütünüyle haksız çıkaran bir ret sonucu bulunmadığını gösterir. İstinafta yapılan müdahale, medeni durumun tanınmasını kaldırmak yerine, hükümde ihtiyaç bulunmayan tenfiz ifadesini ayıklamıştır. Kanun yolu giderlerinin değerlendirilmesi de bu usuli çerçevede yapılmış, somut karar üzerinden sonuca ulaşılmıştır.
Daire, bölge adliye mahkemesi kararını onamıştır. Kararın ilkesel değeri, tanıma ve tenfizi tek bir kalıp istem gibi kullanmanın doğurabileceği hatayı somutlaştırmasıdır. Bir yabancı boşanma ilamının medeni durum etkisiyle eda hükümleri ayrı ayrı saptanmalıdır. Yalnız boşanma statüsünün kabulü isteniyorsa tanıma yeterli olur; bu işlem için karşılıklılık koşulunun aranmaması da tanımanın tenfizden ayrılan kanuni özelliklerindendir. Yabancı ilamın bütününe genel bir tenfiz sonucu bağlamak yerine, her hüküm bölümünün Türkiye’de hangi sonucu doğuracağının gösterilmesi gerekir. Böyle bir yaklaşım, gereksiz icra edilebilirlik tartışmalarını azaltır ve mahkeme hükmünün talep edilen hukuki korumayla uyumunu sağlar; kararın konusu bu sınırlar içinde değerlendirilmelidir.
Tanıma ile tenfiz arasındaki ayrım, yabancı hükmün Türkiye’de doğurması istenen etkiye dayanır. Boşanmanın medeni durum üzerindeki yenilik doğurucu sonucunun kabulü için tanıma yeterlidir. Buna karşılık nafaka, tazminat veya başka bir edim yükümlülüğünün cebren yerine getirilmesi isteniyorsa ilgili bölüm yönünden tenfiz gerekir. Somut kararda icra edilebilir bir hüküm bulunmadığından ayrıca tenfiz sonucu yaratılması gerekli görülmemiştir. Dilekçede ve hükümde iki kavramın birlikte kullanılmasının yerleşmiş olması, bunların hukuki işlevlerini aynılaştırmaz. Mahkeme, talebin gerçek amacını ve yabancı hükmün içerdiği yükümlülükleri belirleyerek hangi korumanın gerektiğine karar vermelidir; nüfus kaydının düzeltilmesi amacı bu ayrımda önemlidir.
Künye: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 04.04.2024, E. 2023/9995, K. 2024/2435.
Olay. Taraflar 1977 yılında evlenmiş, Hollanda Utrecht Mahkemesinin kararıyla boşanmış ve yabancı hüküm 16.01.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Bu kararın Türkiye’de tenfizine ilişkin hüküm ise 03.06.2004 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı, evlilik sırasında edinilen araç ve taşınmazlara katkıda bulunduğunu ileri sürerek mal rejiminden kaynaklanan alacağını istemiştir. Davalı zamanaşımı def’inde bulunmuş; ilk derece mahkemesi on yıllık süreyi yabancı boşanma kararının kesinleşmesinden başlatarak davayı reddetmiştir. Karar düzeltme aşamasında Özel Dairenin verdiği bozma kararına mahkemenin direnmesi üzerine uyuşmazlık Hukuk Genel Kuruluna taşınmıştır. Mesele, zamanaşımının hangi kesinleşme tarihinden başlatılacağına ilişkindir.
Çoğunluk, Türk Borçlar Kanunu’nun zamanaşımının durmasına ilişkin kurallarından hareket etmiştir. Evlilik devam ettiği sürece eşlerin birbirlerinden olan alacaklarında ve alacağın Türk mahkemelerinde ileri sürülmesi imkânı bulunmadığı dönemde sürenin işlemeye başlamaması veya durması öngörülmektedir. Somut mal rejimi alacağında da hakkın kullanılabilir hâle geldiği tarih esas alınmalıdır. Bu tarih, yabancı ilamın Türkiye’de tanınması veya tenfizine ilişkin kararın kesinleşmesidir. Karşı görüşte yabancı hükmün kesinleştiği tarihten itibaren on yıllık sürenin işleyeceği savunulmuş, fakat bu görüş çoğunluk tarafından benimsenmemiştir. Böylece medeni durumu belirleyen tarih ile belirli bir mali talebin zamanaşımı başlangıcının aynılaştırılmaması gerektiği kabul edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu, yabancı kesinleşme tarihini esas alarak davayı zamanaşımından reddeden direnme kararını bozmuştur. Bu karar, bütün yabancı alacak ilamları için zamanaşımının mutlaka Türkiye’deki tanıma tarihinden başlayacağı biçiminde genellenemez; uyuşmazlık yabancı boşanmaya bağlı eşler arası mal rejimi alacağına ilişkindir. Ayrıca boşanmanın nüfusa işlenecek tarihiyle alacak davasındaki süre başlangıcı ayrı meselelerdir. Kararın değeri, hakkın henüz kullanılabilir olmadığı dönem için zamanaşımı işletilmesini önleyen gerekçesindedir. Uygulamada yabancı boşanmanın kesinleşmesi, Türkiye’deki tanıma hükmünün kesinleşmesi ve mal rejimi talebinin ileri sürüldüğü tarih ayrı ayrı belirlenerek somut zamanaşımı değerlendirmesi yapılmalıdır; çoğunluk gerekçesi bu usuli ayrımı zorunlu kılar.
Hukuk Genel Kurulu, yabancı boşanmanın kişisel sonuçları ile bu boşanmaya bağlı mali hakların ileri sürülebilmesini ayırmıştır. MÖHUK’un 59. maddesi uyarınca yabancı kararın maddi hukuka ilişkin etkisinin yabancı kesinleşme tarihinden itibaren kabul edilmesi, boşanmanın kişisel sonuçlarını belirler. Ancak mal rejiminin tasfiyesi alacağı gibi mali taleplerin Türkiye’de kullanılabilir hâle gelmesi ayrıca değerlendirilmelidir. Kurul çoğunluğuna göre, Türk mahkemelerince tanıma veya tenfiz kararı verilmeden yabancı boşanmanın mali sonuçlarına dayanan dava haklarının kullanılmasındaki hukuki engel göz ardı edilemez. Bu nedenle geçmişe etkili tanıma sonucu, alacaklının hakkını ileri süremediği dönemin otomatik olarak zamanaşımı hesabına katılması için yeterli değildir.
Künye: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 07.12.2021, E. 2018/471, K. 2021/1586.
Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının açtığı tanıma tenfiz davalarının önemli bir bölümü Ankara mahkemelerinde görülür. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi kanunun kendisidir: karşı tarafın Türkiye’de adresi yoksa Ankara, kanunun saydığı üç ilden biridir. İkincisi usuldür: yurt dışı tebligat işlemlerinde merkezî makam görevi Adalet Bakanlığı tarafından yürütülür ve bu yazışmalar Ankara üzerinden ilerler. Tebligatın takibi, gecikmelerin tespiti ve yenileme taleplerinin zamanında verilmesi bakımından bu durum dosya takibini kolaylaştırır.
Ankara’da bu dosyalar, aile hukukuna ilişkin kararlarda Ankara aile mahkemelerinde, alacak ve tazminata ilişkin kararlarda Ankara asliye hukuk mahkemelerinde, ticari nitelikteki uyuşmazlıklarda ise asliye ticaret mahkemelerinde görülür. Dosyanın hangi mahkemede açılacağı, yabancı kararın konusuna göre baştan belirlenir; yanlış mahkemede açılan dava görevsizlik kararıyla gönderilir ve süreç fiilen yeniden başlar.
Yurt dışından gelen dosyalarda ilk görüşmede istediğim üç şey şudur: yabancı kararın tamamının okunabilir bir örneği, kesinleşme belgesi ve karşı tarafın son bilinen adresi. Bu üç belge, davanın hangi mahkemede açılacağını, tanıma mı tenfiz mi isteneceğini ve dosyanın yaklaşık ne kadar süreceğini birlikte gösterir. Kararın yalnızca hüküm fıkrasının ya da tercümesinin gönderilmesi değerlendirmeyi eksik bırakır; çünkü tebligatın nasıl yapıldığı ve tarafın yargılamaya katılıp katılmadığı kararın gövdesinden anlaşılır.
The distinction decides the shape of the case. Recognition suffices where the judgment merely alters a legal status and contains nothing to be carried out, such as a decree that simply dissolves a marriage. Enforcement is required where it imposes an obligation that may be executed by force: maintenance, damages, costs or the handing over of a child. A mixed judgment needs both, and both claims may be raised in one petition; under Article 56 the court may declare it enforceable in whole or in part.
Article 50 sets two threshold requirements: the judgment must have been given by a foreign court in a civil matter and must have become final under the law of the rendering state. Of a foreign criminal judgment, only the provisions concerning private rights may be enforced.
Article 58 governs recognition. The judgment is accepted as conclusive evidence or a final judgment once the court establishes that it meets the enforcement conditions, with one essential exception: the reciprocity requirement in Article 54(1)(a) does not apply. Article 58 also covers non-contentious judgments. Under Article 59 the effect runs from the moment the judgment became final.
Article 53 requires two documents, each with a certified Turkish translation: the judgment, duly certified by the authorities of that country or by the judicial body that rendered it; and a certified document showing that it has become final. Where that state is a party to the 1961 Hague Apostille Convention, a single apostille on each document suffices; where it is not, certification by the competent local authority and then by the Turkish consulate is required. A missing link in that chain is among the most common causes of delay. A power of attorney expressly authorising these proceedings completes the file.
Article 51 confers jurisdiction on courts of first instance of general jurisdiction; for family law matters Article 4 of Law No. 4787 confers it on the family courts. Venue follows a fixed order: the place of domicile in Türkiye of the person against whom enforcement is sought; failing that, the place where that person resides; and where there is neither, one of the courts of Ankara, İstanbul or İzmir. The decisive address is that of the opposing party.
Under Article 55 the petition is served together with the date of the hearing and the matter proceeds under the simplified procedure. Where the opposing party lives abroad, service goes through the central authority or the consulate under the applicable convention, which alone may take months. The examination is narrow: the court does not review the merits. The opposing party may only argue that the conditions are absent, that the judgment has been performed, or that an obstacle to performance has arisen. In 2012 the Grand General Assembly of the Court of Cassation held that the absence of reasoning in a final foreign judgment is not in itself a public policy bar, since the form of reasoning is governed by the procedural law of the rendering state.
Where the opposing party has a known address in Türkiye and the documents are complete, these cases often conclude within three to six months; where service must be effected abroad, six to twelve months is more realistic.
For divorce decrees there is also a route that avoids litigation. Article 27/A of the Civil Registry Services Law No. 5490, added by Law No. 7039, allows decisions of foreign judicial or administrative authorities on divorce, annulment or nullity of a marriage, or the existence of a marriage, to be registered directly in the Turkish civil registry. Both parties must apply together, in person or through representatives holding express authority; the deciding authority must be shown to have been competent; the decision must be final and not manifestly contrary to Turkish public policy. The route covers marital status only, so maintenance, damages and custody provisions still require enforcement proceedings.
Ayboğa Law Office in Ankara handles recognition and enforcement of foreign judgments for clients living abroad, with English-speaking support and representation under a power of attorney executed at a Turkish consulate.
Süreyi belirleyen asıl etken tebligattır. Karşı tarafın Türkiye’de adresi biliniyor ve belgeler eksiksiz sunulmuşsa dosyalar çoğunlukla üç ile altı ay arasında sonuçlanır. Tebligatın yurt dışına yapılması gereken dosyalarda süre altı ile on iki aya çıkabilir; bazı ülkelerde merkezî makam yoluyla tebligat tek başına birkaç ay alır. Karara karşı kanun yoluna başvurulursa bu sürelere istinaf aşaması eklenir. Belgelerin dava açılmadan önce tamamlanması ve karşı tarafın Türkiye’de vekille temsil edilmesi, süreyi en çok kısaltan iki önlemdir.
MÖHUK m. 51’in ikinci fıkrası sıralı bir yetki düzeni kurar. Dava, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin Türkiye’deki yerleşim yeri mahkemesinde açılır. Bu kişinin Türkiye’de yerleşim yeri yoksa sakin olduğu yer mahkemesi yetkilidir. Türkiye’de ne yerleşim yeri ne de sakin olduğu bir yer bulunuyorsa dava Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde açılabilir; bu üç il arasında bir sıra yoktur, seçim davacıya bırakılmıştır. Esas alınan adres davacının değil karşı tarafın adresidir.
MÖHUK m. 51’in birinci fıkrası asliye mahkemelerini görevli kılar. Aile hukukuna ilişkin yabancı kararların tanınması ve tenfizi ise 4787 sayılı Kanun m. 4 uyarınca aile mahkemesinin görev alanındadır; boşanma, nafaka, velayet ve evlat edinme kararları bu kapsamdadır. Alacak ve tazminat kararlarında asliye hukuk mahkemesi, ticari nitelikteki uyuşmazlıklarda asliye ticaret mahkemesi görevlidir. Vesayet, Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabının üçüncü kısmında düzenlendiği ve 4787 sayılı Kanun bu kısmı kapsam dışında bıraktığı için aile mahkemesinin görev alanına girmez.
MÖHUK m. 53 iki temel belge sayar: yabancı mahkeme kararının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı ya da kararı veren yargı organınca onanmış örneği ile onanmış tercümesi, bir de kararın kesinleştiğini gösteren onanmış yazı veya belge ile onanmış tercümesi. Bunlara apostil şerhi ya da apostil sözleşmesine taraf olmayan ülkelerde yerel makam ve Türk konsolosluğu tasdiki, tanıma ve tenfiz davası açma yetkisini açıkça içeren vekâletname, kimlik ya da pasaport örneği ve Türkiye’deki nüfus kayıt örneği eklenir.
Yabancı mahkeme yalnızca boşanmaya karar vermiş ve kararda yerine getirilecek bir edim bulunmuyorsa tanıma yeterlidir; bu karar nüfus kütüğüne işlenerek Türkiye’de de sonuç doğurur. Kararda nafaka, maddi ya da manevi tazminat, mal rejimi tasfiyesi veya çocuk teslimi gibi icra edilebilir bir hüküm varsa, o bölümler için tenfiz istenmesi gerekir. Her iki istem aynı dilekçede birlikte ileri sürülebilir; mahkeme hükmün her bölümünü ayrı değerlendirir ve kısmi tenfize de karar verebilir.
Dosyada ödenecek kalemler başvurma ve karar harcı, gider avansı, tercüme ile tasdik masrafları ve vekâlet ücretidir. Harç, 492 sayılı Harçlar Kanunu’na göre belirlenir; konusu belirli bir para alacağı olmayan taleplerde maktu harç uygulanır, yabancı kararda belirli bir para alacağına hükmedilmişse nispi harç uygulaması gündeme gelir. Harç tutarları ve tarifeler her yıl yeniden belirlendiği için bu rehberde rakam verilmemektedir; güncel tutarlar için resmî kaynaklara bakılması gerekir. Dosyanıza özgü maliyet, kararın konusuna ve tebligatın nereye yapılacağına göre hesaplanabilir.
Avukat ile müvekkil arasındaki ücret serbestçe kararlaştırılır; ancak Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nde o iş için öngörülen tutarın altında ücret kararlaştırılamaz. Tarife her yıl yenilendiği için ücretin güncel tarife esas alınarak belirlenmesi gerekir. Davanın kabulü hâlinde yargılama giderleri ile tarifeye göre hesaplanan karşı taraf vekâlet ücreti kural olarak davalıya yükletilir. Kanun yolu aşamasında duruşma açılmadan karar verilmesi gibi hâllerde vekâlet ücretine hükmedilip hükmedilmeyeceği ayrıca değerlendirilir.
Yabancı miras ve tereke kararları için tanıma ya da tenfiz istenebilir; ancak üç nokta dikkat gerektirir. Birincisi, belgenin kendi hukukunda ilam niteliği taşıması gerekir; noter ya da tereke makamı tutanağı bu niteliği taşımıyorsa tanınamaz. İkincisi, Türkiye’de bulunan taşınmazların aynına ilişkin uyuşmazlıklarda münhasır yetki engeli tartışılır. Üçüncüsü, talebin gerçek amacının belirlenmesi gerekir: mirasçılık sıfatının ispatı için tanıma yeterli olabilirken, yabancı kararla hükmedilen bir tutarın Türkiye’de tahsili için tenfiz gerekir ve bu hâlde karşılıklılık şartı da devreye girer.
Tanıma ve tenfiz davası, karşı tarafın rızası aranmaksızın tek başına açılabilir. MÖHUK m. 52 uyarınca kararın tenfiz edilmesinde hukuki yararı bulunan herkes istemde bulunabilir; bu, eşler dışında mirasçıları ve alacaklıları da kapsayabilir. Dava açıldıktan sonra dilekçe duruşma günüyle birlikte karşı tarafa tebliğ edilir ve karşı tarafa itiraz imkânı tanınır. Buna karşılık Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 27/A kapsamındaki idari tescil yolu, tarafların birlikte başvurusunu zorunlu kılar; karşı taraf katılmazsa yalnızca dava yolu kalır.
Evet. Dava, bulunduğunuz ülkedeki Türk konsolosluğunda düzenlenen vekâletname ile vekil aracılığıyla takip edilebilir ve duruşmalara bizzat katılmanız kural olarak gerekmez. Vekâletnamede tanıma ve tenfiz davası açma yetkisinin açıkça yer alması, boşanmaya ilişkin dosyalarda ise vekâletnameye fotoğraf yapıştırılması uygulamada istenir. Karşı tarafın da Türkiye’de bir vekile vekâlet vermesi hâlinde yurt dışı tebligat zinciri ortadan kalkar ve dosya belirgin biçimde kısalır.
Karşılıklılık şartı yalnızca tenfizde aranır. MÖHUK m. 54’ün birinci fıkrasının (a) bendi, Türkiye ile kararın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşmanın, o devlette Türk mahkeme kararlarının tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün ya da fiilî uygulamanın bulunmasını yeterli görür; bu üç seçenekten biri varsa şart karşılanır. Tanımada ise m. 58’in birinci fıkrası bu bendin uygulanmayacağını açıkça yazar. Bu nedenle yalnızca boşanmanın tanınması istenen dosyalarda karşılıklılık araştırması yapılmaz.
Hayır. Tanıma tenfiz davasında yabancı hükmün esası yeniden incelenmez. Yabancı mahkemenin hangi hukuku uyguladığı, delilleri nasıl değerlendirdiği ya da kararın isabetli olup olmadığı tartışma konusu yapılamaz. MÖHUK m. 55’in ikinci fıkrası karşı tarafın yalnızca tenfiz şartlarının bulunmadığını, yabancı kararın kısmen ya da tamamen yerine getirilmiş olduğunu veya yerine getirilmesine engel bir sebep ortaya çıktığını ileri sürebileceğini öngörür. Kamu düzeni itirazı da bu yasağı dolanmak için kullanılamaz; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, kararın salt gerekçesiz olmasının tenfize engel oluşturmadığını kabul etmiştir.
Yabancı belgelerin Türkiye’de kullanılabilmesi için gereken apostil şerhi, hangi ülkelerde geçerli olduğu ve taraf olmayan ülkelerde izlenecek konsolosluk tasdiki zinciri.
Apostil rehberini okuBoşanma, nafaka, velayet ve mal paylaşımı dosyalarında izlenen süreç ile yabancı boşanma kararlarının Türkiye’de geçerli kılınmasına ilişkin hizmet sayfası.
Hizmet sayfasına gitVelayetin kime verileceği, kişisel ilişki kurulması ve velayetin değiştirilmesi ölçütleri ile yabancı velayet hükümlerinin Türkiye’deki durumu.
Velayet rehberini inceleBoşanma dilekçesinde bulunması gereken unsurlar, talep bölümünün yazımı ve dilekçeye eklenecek belgeler; tanıma tenfiz dilekçesiyle farkları.
Dilekçe rehberini gör
Ayboğa Avukatlık Bürosu - Ankara Barosu Sicil No: 34507 - Çankaya / Ankara
Av. Çağrı Ayboğa, Ankara Barosu’na kayıtlı bir avukattır ve aile hukuku ile yabancılar hukuku alanlarında çalışmaktadır. Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları ile Türkiye’de hukuki işlem yapmak isteyen yabancılar adına yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi davalarını yürütmekte; yabancı boşanma kararlarının nüfus kütüğüne tescili başvurularını, apostil ve konsolosluk tasdiki süreçlerini, nafaka ve velayet hükümlerinin icrasını ve bu kararlara bağlı mal rejimi ile miras taleplerini birlikte takip etmektedir.
Bu rehber 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, 4787 sayılı Kanun ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu esas alınarak hazırlanmış, hukuki doğruluğu 21 Ekim 2026 tarihinde Av. Çağrı Ayboğa tarafından denetlenmiştir. Metin bilgilendirme amaçlıdır; her dosya kendi belgeleriyle değerlendirilmelidir.
Yurt dışında alınmış bir mahkeme kararını Türkiye’de geçerli kılmak istiyorsanız kararın tam örneğini, kesinleşme belgesini ve karşı tarafın son bilinen adresini iletin; dosyanızın tanıma mı tenfiz mi gerektirdiğini ve hangi mahkemede açılacağını birlikte belirleyelim.
Avukata Sor Ankara AvukatDanışmanlık ücretlidir. Görüşme ücretleri 2025-2026 TBB Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca uygulanır.
